Eğitim Üzerine Güzel Makaleler........

 

1. VERİMLİ DERS ÇALIŞMA

 

2. ÇOCUĞUNUZDAN MEKTUP

 

3. DEĞERLİ VELİ

 

4. ZAMAN YÖNETİMİ

 

5. Karar vermek için acele etmeyin!

 

6. MODERN BİLİMİN GELİŞİMİ VE TÜRKİYE 

 

7. OKULLARDA MATEMATİK EĞİTİMİ

 

8. Matematikte başarının anahtarı ezberden kaçmakta

 

9. EGİTİM ÜZERİNE GÜZEL SÖZLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VERİMLİ DERS ÇALIŞMA

Birey belki belli bir alanda her zaman başkalarını geçme gücünü göstermeyebilir,ama kendini aşma gücüne her zaman sahiptir.
Çalışma zorluklarını yeneceğim,başarılı olacağım,başaracağım diye başlayınız çalışmalarınıza.
Başarı esrarengiz bir tabiat hediyesi değildir.Eğitim sonunda elde edilen bir davranış değişikliğidir,bir sonuçtur.Bu özelliği kazanmaya çalışınız.
Başarma girişimleriniz olumsuz sonuçlanırsa girişimlerinizi ve çabalarınızı arttırınız.Başarısızlığınızı,çabalarınızı yenileyen uyarıcı olarak kullanınız.
Azimli olunuz "AZİM" başarı alışkanlığınıza verilmiş bir isimdir.Korkaklıkta, başarısızlık alışkanlığının adıdır.Başarısızlık korkunuzu yenmeye çalışınız.
Başarı alışkanlığını en iyi biçimde güçlüklerin üzerine bina edilmiş birçok zaferlerle öğrenilir.Başarı çabalarınız sırasında karşımıza çıkan güçlükleri yenmeyi öğrenmelisiniz.
Başarısızlık ve güçlükleri cesaretle karşılamayı öğreniniz.Okurken anlamanızı engelleyen tüm etkenleri ortadan kaldırınız.Etkenlerden kurtulmayı başarınız.
1. Öğrenmeniz gereken konu için belirli bir yer ve zaman ayırınız.
2. Her konunun özelliğine göre zaman ayırınız.
3. Çalışmak için ayırdığınız zamanı,dikkat dağıtıcı etkenlerle kesintiye uğratmadan kullanınız.
4. Ödevleriniz için ayrı ve yeterli zaman ayırınız.
5. Ödevlerinizi mümkün olduğu kadar önceden hazırlamaya gayret ediniz.
6. Zaman öldürmeden çalışmak için ayırdığınız zamanın saniyelerini bile israf etmemeye özen gösteriniz.
7. Yorulduğunuzu,artık okuduğunuzu anlamadığınızı fark ettiğinizde dinlenmeye de zaman ayırınız.
8. Sinema,televizyon,gezi için gereğinden fazla zaman ayırmayınız.
9. Çalışırken kaynak kitap,yardımcı kitap,sözlük ve diğer yardımcı kaynakları önceden hazırlayın ki;elinizi attığınızda zaman kaybı olmasın.
10.Bir metni ve veya konuyu ilk okuduğunuzda anlamaya çalışınız.
11. Okuduğunuz konuyu yada metnin ana düşünce ve yan düşüncesini bulup çıkarmaya çalışınız.
12. Ders dinlerken, çalışırken,kitap okurken,önemli gördüğünüz yerleri kendi cümlelerinizle not ediniz.
13. Sessiz okumayı alışkanlık haline getiriniz.en verimli okumanın böyle olduğunu akıldan çıkarmayınız.
14. Bir konuyu okurken her noktasını anlayarak ilerleyiniz. Anlamakta çok zorlandığınız kısımlar üzerinde de fazla beklemenin bir anlamı yok, ikinci yada üçüncü tekrarda nasıl anlaşıldığına eminim şaşıracak "ne kadar da kolaymış "demeden edemeyeceksiniz.yalnız,okumuş olmak için okuyup kendinizi kandırmayınız.
15. Çalışırken dikkatiniz konuda olmalı, değişik hayallerle performansınızı düşürmeyiniz.
16. Öğrendiklerinizi daha önce öğrendiğiniz konulara olaylara bağlayınız:
a-Konu ya da olayla ilgili örnekler bulunuz.
b-Konu yada olay üzerinde düşünüz.
c-Öğrendiklerinizi uygulama imkanı olup almadığınızı araştırınız.
d-Öğrendiklerinizi hemen dersten ve çalıştıktan sonra tekrarlayınız. Çünkü tekrar unutmayı önleyen en önemli araçtır.
e-Öğrendiklerinizi özetleyiniz. Sınıflandırınız,bölümlere ayırınız.
17. Yeni bir konuyu öğrenirken önce konuyu bütün olarak okuyunuz.İkinci okumada önemli gördüğünüz bölümler üzerinde dura dura okuyunuz.Üçüncü kez tekrar parça ve bölümler arasında bağlar kurarak okuyunuz.Başarılı olmak istiyorsak bunları yapmakta en ufak bir tereddüt içerisinde olmamalıyız.
18. Yeni öğrenilen konular üzerinde pekiştirici çalışmalar yapınız.
19. Yorgun, uykusuz,ilgisiz ve isteksizken çalışarak,en önemli hazinemiz olan(ki her şey onunla vücut bulur)zamanımızı,israf etmeyelim.Bu etkenleri ortadan kaldırarak çalışmamıza başlayalım.
20. Sınavlarda düşünmenizi engelleyen kaygı ve korkulardan arınmaya çalıştıktan sonra acele bir düşünce ile soruları cevaplamaya çalışınız.
21. Sınavlarda soruların karşılıklarını vermeye başlamadan önce cevaplarını zihninizde canlandırmaya çalışınız.
22. Soruları acele etmeden cevaplandırınız. Sınav kağıdınızı vermeden önce tekrar gözden geçiriniz.
23. Anlamanıza engel olan yabancı sözcük kavram ve deyimleri açıkladıktan sonra çalışmanızı sürdürünüz.
24. Ders konularını sınıfta öğrendikten sonra evde tekrarlayınız.
25. Yeni öğrenilecek konulara bir gün önceden hazırlıklı gelmenizi konuları kolay anlamanızı sağlayacaktır.
26. Tek kitap yerine çeşitli kaynakları incelemeniz konuları derinliğine anlamanızı sağlayacaktır.
27. Üç dört saat sürekli çalışmak yerine birer saat aralıkla dinlenmelerden sonra çalışmanız anlamanızı sağladığı gibi kolaylaştıracaktır.
www.matematikgeometri.com

 

 

 

ÇOCUĞUNUZDAN MEKTUP

cocuk_saglik.jpg

Sevgili Anneciğim, Babacığım...

Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim,size şunları söylemek isterdim; Sürekli bir büyüme ve gelişme içersindeyim.Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum.Beni tanımaya ve anlamaya çalışın.Deneme ile öğrenirim.Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz.Oyunda, arkadaşlıkta, uğraşlarımda özgürlük tanıyın.Beni her yerde her zaman kollayın.Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum.Bunu önemsemeyin.Ama siz beni şımartmayın.Hep çocuk kalmak isterim sonra.Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum.Ama siz verdikçe almadan edemiyorum.Bana yerli yersiz söz de vermeyin.Sözünüzü tutmayınca sizlere güvenim azalıyor.Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin.Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın.Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem.Ancak, hiç kısıtlamayınca ne yapacağımı şaşırıyorum.Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor,hem de bundan yararlanmadan edemiyorum.Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın.Beni eğitirken ara sıra yanlışlıklar yapabilirsiniz.Bunları çabuk unuturum.Ancak birbirinize sevgi ve saygınızın azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.Çok konuşup bağırmayın.Yüksek sesle söylenenleri pek duymam.Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır."Ben senin yaşında iken..." ile başlayan sözleri hep kulak arkasına atarım.
Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın.Bana yanılma payı bırakın.Beni korkutup sindirerek,suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın.Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın.Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin.Ceza vermeden önce beni dinleyin.Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.Beni dinleyin.Öğrenmeye en yakın olduğumu anlar,soru sorduğum anlardır.Açıklamalarınız kısa ve öz olsun. Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın.Ama başarabileceğim işleri bekletin.Bana güvendiğinizi belli edin.Beni destekleyin.Hiç değilse çabamı övün.Beni başkaları ile karşılaştırmayın;umutsuzluğa kapılırım.Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin.Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın;bana süre tanıyın.Yüzde yüz dürüst davrandığımı görünce ürkmeyin.Beni köşeye sıkıştırmayın;yalana sığınmak zorunda kalırım.Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin.Kızgınlığınızı haklı görebilirim,ama beni aşağılamayın.Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın .Unutmayın ki ben sizi yabancılarının önünde güç duruma düşürebilirim. Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz;tersine,beni size daha çok yaklaştırır.
Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın.Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.
Biliyorum ara sıra sizi üzüyor,belki de düş kırıklığına uğratıyorum.Bana verdikleriniz yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum.
Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim;yeter ki beni ben olarak seveceğinize inancım sarsılmasın.
Benden "örnek çocuk" olmamı istemezseniz,ben de sizden kusursuz anne-baba olmanızı beklemem.Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter.
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi.Ama seçme hakkım olsaydı,sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.
www.matematikgeometri.com


anababa.jpg

 

******Değerli Veli********

Tüm anne-babalar gibi sizler de çocuğunuzun başarılı bir öğrenci, örnek bir insan,kendine ve ülkesine faydalı bir birey ve iyi bir meslek sahibi olmasını istiyorsunuz.
Bir öğrencinin iyi bir eğitim alması, sadece okula bağlı olan bir şey değildir.Bu konuda ailelere de çok büyük sorumluluklar düşmektedir.Velinin okula katılımı olmadan tam bir eğitim ve öğretimden söz etmek mümkün değildir.Siz, bir veli olarak çocuğunuz ile ne kadar ilgileniyorsunuz?Göstermeniz gereken ilginin ne kadarını okuldan,idareciden, öğretmeninden bekliyorsunuz?
Günümüz modern eğitim anlayışında "Öğrenci,Öğretmen ve Veli" üçgeni mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir olgudur.Siz bir veli olarak, çocuğunuzla ilgili olan her türlü konuda ne kadar sıklıkla okuluna gidiyorsunuz?Tüm öğrenciler, bir çocuk olarak anne ve babasının kendisiyle ilgilenmesini bekler.Bu ilgiyi görmedikleri zaman da,belli etmeseler de hayal kırıklığına uğrarlar.
Çocuğunuz, yeni birinci sınıfa başlarken sizden destek bekliyor ve sizin kendisini okula götürmesini istiyorsa, yaşı ilerledikçe aynı ilgiyi farklı konularda da bekleyecektir.Sizin de göstereceğiniz bu ilgi çocuğunuzun okul başarısı ve uyumu konusunda son derece önemlidir.
Anne-baba olarak çocuğunuzun okul konusunda göstereceğiniz ilgi sadece ders başarısı olursa, bu durum çocuğunuz için yeterli olmayacaktır.Çünkü, öğrencide olsa,o bir çocuktur ve sizden daha farklı beklentileri vardır.Çocuğunuzla kuracağınız olumlu iletişimin ilk şartı, onu daha iyi tanımak ve anlamaktır.Okul, ev ve yaşadığı çevreden daha farklı bir kurum olduğundan, çocuğunuzda bu farklı ortamda farklı kişilik özelliklerini gösterecektir.Bu özellikleri, öğretmenlerinden ve idarecilerden öğrenmek son derece fayda sağlayacaktır.
Okul idaresi tarafından okula davet edildiğinizde, sizden sadece bazı isteklerde bulunulmaz.Öğretmenleri, çocuğunuzu şikayet ve kötülemek amacı ile çağırmaz.Size çocuğunuz hakkında bilmediğiniz özellikleri aktarmak ve daha iyi, daha başarılı, daha mutlu bir öğrenci olması için sizlere yardımcı olacak bilgileri vermek için çağırır.
Günümüzde, modern eğitim anlayışı içinde Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetlerinin önemi ve ihtiyacı her geçen gün giderek artmaktadır.Bu amaçla okullarımızda Rehberlik Servisleri kurulmuş ve Rehber Öğretmenler, başta öğrenciler olmak üzere çalışmalar yapmaktadır.Okullarımızda, öğrencilere yönelik yapılan çeşitli araştırmalar sonucunda, öğrencilerimizin siz aileleri ile bazı iletişim problemlerini yaşadıkları tespit edilmiştir.Bu problemlerin giderilmesinde, Rehberlik Servisi olarak siz velilere çocuklarınız hakkında aydınlatıcı bilgiler vermek üzere "Veli Toplantıları", "Panel" gibi etkinlikler düzenlemek istiyoruz.Düzenleyeceğimiz bu etkinliklerde sizleri de aramızda görmek istiyoruz.
www.matematikgeometri.com

 

ZAMAN YÖNETİMİ

Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız" dedi.
Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde tas aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka tas almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve"Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.
saat.gifÖğrenciler hep bir ağızdan "Doldu" diye cevapladılar.


Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir öğrenci "Dolmadı herhâlde" diye cevap verdi. "Doğru" dedi profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taslarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Tüm sınıftakiler bir ağızdan "Hayır" diye bağırdılar. "Güzel" dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek "Bu deneyin amacı neydi" diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen "Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır" diye atladı.
"Hayır" dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istediği "Eğer büyük tasları bastan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın" gerçeğidir".
Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti: "Nedir hayatınızdaki büyük taslar? Çocuklarınız, esiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu aksam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin.
Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir is adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir".
Profesör, ders bittiği hâlde konuşmadan oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı...

 

Kaynak: Kellog Business School (Northwestern Üniversitesi) www.matematikgeometri.com

 

Karar vermek için acele etmeyin!
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış
"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan
dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,
at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak,
bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala
satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...
İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.
"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının
kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu
oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"
demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini
henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler
ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman
yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.
"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın"
demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme
hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.
"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba
ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde
gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı
olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık
ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,
belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının
kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,
ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."


Lao Tzu
www.matematikgeometri.com

 

MODERN BİLİMİN GELİŞİMİ VE TÜRKİYE 

Bu Makale Çok Güzel  Mutlaka Okuyun!

 

Bu yazıda modern bilimin oluşumu sırasında geçirilen evreleri alt alta sıralayıp, ansiklopedik bir kronoloji oluşturma yerine, modern bilimin gelişmesi sırasında Türkiye’nin yeri ve modern bilimin niçin Batı’da, yani Avrupa’da geliştiği ele alınacak, ilk atılımları yapmasına rağmen, Uzak Doğu’da Çin’in, yakınımızda Orta Doğu’nun bunu niçin başaramadığı ve hâlâ neden büyük güçlükler içinde oldukları incelenmeye çalışılacaktır.
 SİSTEMLİ bir düşünce biçimi olarak bilim, yaklaşık MÖ 600 yıllarında Yunan filozofları ile başlamaktadır. Bundan öncesine rastlayan keşifler ve buluşlar, özel aletleri ve teknikleri içermeleri açısından, birer ilk teknoloji örnekleri olarak kabul edilmektedir. Bu keşifler ve buluşlar astronomi, matematik ve tıp olarak sınıflandırılabilirlerse de, bu bilgiler, evrenin nasıl çalıştığını sistemli araştırmaya yönelik değildir, bu yönde organize edilmemiştir. Bunun yerine, belirli ihtiyaçları karşılamak için, belirli teknolojinin geliştirildiği görülmektedir. Örnek olarak, evlerde bitkilerin yetiştirilmesi ve hayvanların evcilleştirilmesinin gerektirdiği belli bilgi birikimi verilebilir. Bu bilgi birikimi sadece belirli ihtiyaçların giderilmesi ile sınırlıdır. Bilim gibi bitkilerin ve hayvanların dünyasını sistemli araştırmayı içermez. Fakat bu ilk teknolojiler, daha sonra gelişecek olan bilimin ilk tohumlarını oluştururlar.
İlk büyük teknolojik gelişme bundan yaklaşık 10 000 yıl önce hayvanların evcilleşmesi ve bitkilerin tarlalarda yetiştirilmesi ile başlamaktadır. Tarım devrimi olarak kabul edilen bu olayların birbirlerinden bağımsız olarak Orta Doğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Amerika’da gerçekleştiği kabul edilmektedir. Her ne kadar bazı kesimler yerleşim yerlerinin tarım devriminden sonra oluştuğu görüşünde olsalar da, geniş bir kesim, kasaba, şehir gibi yerleşim yerlerinin, tarım devriminden önce olduğunu kabul etmektedir. Bunun en büyük nedeni ticaret olarak gösterilmektedir. İlk kasaba ya da şehirler ticaret yollarının üzerinde veya kesiştiği yerlerde, ticaret yapabilmek amacıyla kurulmuştur.

Tarım devriminden sonra, uygarlıklar olarak adlandırılan toplulukların oluşumu yaklaşık MÖ 3000 yıllarına rastlamaktadır. Mısır’da merkezi devletin oluşumunun her yıl olan sellere karşı koyabilme ihtiyacından doğduğu düşünülmektedir. Mezopotamya’da ise, sulama projelerinin merkezi kontrol ihtiyacı, uygarlıkların oluşmasında ivme sağlamıştır. Diğer uygarlıkların  oluşumu, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına göre daha az bilinmektedir. Bu kültürlerin anlaşılması, süreç içinde insanların farkına varması ile olmuş ve uzun zaman almıştır. Bu süreç hâlâ devam etmektedir. Örneğin, Mısır’ın, Yunanlılar tarafından iyi bilinmesi, Mısır uygarlığının daha erken öğrenilmesini sağlamış ve Mısır’da arkeolojik çalışmalar daha Napolyon zamanında başlamıştır.
Tarım devriminden sonra astronomi, matematik ve biyoloji alanlarında sistemli olmayan bazı gelişmeler gözlenmiştir. Astronomi alanında İngiltere’deki “Stonhenge” gözlemevi, Mısır’da ilk takvimlerin 360-365 gün aralarında belirlenmesi, güneş saatlerinin icat edilmesi ve muhtemelen astrologlarca kullanılmak üzere yıldız kataloglarının yapılmaya başlaması önemli gelişmeler olarak sıralanabilir. Matematik alanında sayı sistemlerinin icadı, bu alandaki en büyük gelişmeyi oluşturmaktadır. Mezopotamya’da 60’lı sayı sistemi, matematikçilerin ikinci dereceden denklemleri çözmelerine olanak sağlamıştır. Mısır ve Mezopotamya’da geometrinin gelişmesine paralel olarak alan ve hacim hesaplarında atılımlar yapıldı. p değerinde ilerlemeler kaydedildi. MÖ yaklaşık 600 yıllarına doğru, işlemlerde yer tutucu olarak sıfır yerine geçen semboller kullanılmaya başlandı.

Bu dönemde biyoloji alanında belirli düzeylerde bilgi birikimi oluşturulduğu, birbirinden bağımsız olarak Mısır ve Güney Amerika’da geliştirilen mumyalama işlemlerinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Hammurabi yasalarından, Mısır’da ve muhtemelen Mezopotamya’da, ameliyatın başarı ile yapıldığı görülmektedir. Hammurabi yasalarında başarılı bir ameliyatın fiyatı saptanırken, başarısız bir ameliyatın cezası ellerin kesilmesi olarak belirtilmektedir. Zamanın en gelişmiş tıbbına sahip Mısır’da pek çok ilaç kullanılmıştır; bunlardan bazıları bugün bile etkili kabul edilmektedir.
Tarım devriminden sonra geliştirilen teknolojiler arasında metallerin eritilmesi ve kullanımı, tekerleğin geliştirilmesi ve ulaşım ile çömlek yapımında kullanılması görülebilir. Bu dönemde ilk denizciler ortaya çıkmakta, inşaatçılığın gelişmesi ile büyük tapınaklar ve saraylar yapılmaktadır. Bunların yanı sıra, standart ağırlıkların, ölçümlerin ve paranın ortaya çıktığını  da görmekteyiz.
MÖ 600 yıllarında, Yunan uygarlığının yükselişi ile sistemli düşünce biçimi olarak bilim gelişmeye başlamış. Bugünkü üniversitelerin yaptıklarına görece benzer bilimsel araştırmalar yapan “Academy”, “Lyceum” ve “Museum” gibi enstitüler gelişmiştir. “Academy” ve “Lyceum”un MS 529 da kapatılması ve “Museum” un harab edilmesinden sonra, bilim tarihinde Yunan çağının kapanmasına karşın, etkileri 1000 yıl veya daha fazla sürmüştür.

 

MÖ 6. yüzyılda, Türkiye kıyısında şehir-devlet olan Miletus’da doğan üç İyonya filozofu, Thales, Anaximander ve Anaximenes, doğayı ilk mitoloji ve din dışında, nedensellik içinde sorgulamaya başlamışlardır. Her ne kadar Yunan bilimi Mısır ve Babil düşünce ve pratiklerinin devamı olarak kabul edilebilirse de, Yunanlılar gözlemlerinin dışında ilk genel prensipler arayanlardı. Yunanlılar’dan önce bilim, asıl olarak gözlemlerin toplanması ve pratiğe uygulamasından ibaretti.
Bilimin niçin ilk Yunanlılarla geliştiği noktasında pek çok neden ön plana çıkmaktadır. Yunanlılar denize açılan, merkezi olmayan ekonomiye sahip, şehir-devletlerde üst sınıf vatandaşlarca yönetilen insanlardı. Her ne kadar popüler bir din yaygınsa da, Yunanlılarda katı organizasyona sahip din hiyerarşisi yoktu. Babil ve Mısır’da gerçekte dini liderlerin elinde olan bilim, Yunanlılarda sıradan insanların elindeydi. Bütün bunlar Yunanlılarda düşüncelerin özgürce ifade edilmesini sağladı. Dolayısıyla felsefi düşünceler serbestçe tartışılabiliyordu. Yaradılış teorisi Yunan dininde yoktu. Bilim bir anlamda başlangıç hakkında teoriler üreterek, dinin rolünü oynamaktaydı. Bununla birlikte, var olan dinle filozoflar arasındaki çatışmalar özellikle MÖ 5. yüzyılda keskinleşti. Bu keskinleşme Anaxagoras’ın Atina’dan sürülmesine, Sokrat’ın öldürülmesine, Aristo’ya saldırılmasına kadar vardı.

Küçük Asya’dan başlayan Yunan kültürü ve bilimsel düşünme, daha sonra Yunan adalarına ve İtalya’nın güneyindeki Yunan kolonilerine kadar uzandı. İlk Yunan biliminin materyalist olduğu görülmektedir. Leucippus ve Democritus gibi atomist düşünceyi geliştirenler, madde tarafından şekillendirilmeye inandılar. Eflatun (Plato) okulundan etkilenen Pisagorcular, bilimsel düşünceyi daha metafizik yöne çevirdiler.

Dördüncü yüzyıl civarında Atina, Yunan entellektüel aktivitesinin merkezi durumuna geldi. Antik Yunan döneminin en önemli adının, ilk gerçek bilim filozofu ve Atina’da Lyceum enstitüsüne önderlik eden Aristo olduğunu görmekteyiz. Günümüzde hâlâ bilimsel düşüncede rol oynayan “tümevarım-tümdengelim” yöntemi Aristo tarafından geliştirilmiştir. Bu yönteme göre, doğanın araştırılması önce gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılması (tümevarım) ve daha sonra genel prensiplere dayanarak gözlemlerin açıklanması (tümdengelim) aşamalarını içermektedir. Aristo, Büyük İskender’in hocalığını yapmıştır. MÖ 323’te ölen İskender’in ordusu Yunanistan’dan Hindistan’a kadar geniş bir alanı ele geçirmiştir. Bu esnada Yunan veya Helen kültürünü yayarak, günümüzde Helenistik olarak adlandırılan kültürün doğmasına neden olmuştur. Helenistik kültürün özellikle Mısır’da güçlü olduğunu, İskenderiye şehrinin bir merkeze dönüştüğünü görmekteyiz.

 

MÖ 146’dan itibaren, her ne kadar Yunan gelenekleri sürdüyse de, Mısır dışında Akdeniz’in tamamı Roma egemenliğine geçti. Romalılar bilime doğrudan saldırmadılarsa da, bilim Roma egemenliği altında gelişemedi. Arşimet’in cahil bir Roma askeri tarafından bilinçsizce öldürülmesi, Roma egemenliği altında bilimin nasıl olduğuna çok açık bir örnektir. Roma hakimiyetinden sonra Helenistik bilimin gelişmesinin Mısır’da sürdüğü görülmektedir. MS 3. yüzyıldan sonra Helenistik bilim iyice inişe geçmiştir. Bu durum, MS 395’te Helenistik dünyanın, Bizans İmparatorluğu’nun parçası haline gelmesi ile iyice kötüleşmiştir.
Hıristiyan kilisesi yükselişi de bilimin gelişmesinde olumsuz rol oynamıştır. Kilise öğretisinin deneysel bilgiye uymamasının bu konuda önemli sorumluluğu olmuştur. Aziz Augustine’nin, bütün doğal proseslerin ruhsal amaç içerdiği yönündeki öğretisi, doğaya bakışı derinden etkilemiştir. Bağımsız bilgi ve bilimin dinsel inanışla ilişkilendirilmesi, İskenderiye’deki Serapis Tapınağı kütüphanesinin Piskopos Theophilus tarafından, MS 390’da yakılmasına ve matematikçi Hypatia’nın MS 415’de İskenderiye piskoposu Aziz Cyril tarafından öldürülmesine yol açtı.

Antik Yunan döneminde önemli bilimsel gelişmeler sağlanmıştır. O günkü birçok buluş, bugün hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Arşimet’in ve Öklid’in buluşları birer örnektirler. Bütün bu bilimsel gelişmeye rağmen, teknolojinin aynı paralelliği gösterdiği söylenemez. Bunun en büyük nedeni, antik çağın büyük çapta köleliğe dayalı olmasıdır. Ucuz iş gücünün varlığı, yapılan işleri kolaylaştırma yönündeki isteği köreltmiş, teknolojik gelişmeleri bilimsel gelişmelerin çok gerisine itmiştir.

Antik çağın Atina’daki büyük öğrenim merkezleri Academy ve Lyceum’un MS 529’da Bizans İmparatoru Justinian tarafından kapatıldı. MS 641’de İskenderiye Müzesi’nin Araplar tarafından yıkıldı. Bunların etkisiyle Avrupa’daki bilimsel etkinlikler hemen hemen tümüyle durdu. Hellenistik dönem ile Rönesans arasında kalan boşluğun, MS 700 ile MS 1300 arasında gelişen İslam kültürü tarafından doldurulduğu görülmektedir. Bu dönemde İslam uygarlığı, metamatikten astronomiye kadar bilime pek çok önemli katkılarda bulunmuştur. Bu dönemde İslam uygarlığında bilimin gelişmesinin pek çok nedeni bulunmaktadır. Yoğun ticaret etkinliklerinden dolayı Araplar, Hint ve Çin kültürleri gibi pek çok kültürlerle ilişki içindeydiler. İran, Türk, Yahudi, Hıristiyan kültürleri, İslam dünyasının parçası haline gelmişti. Bütün bunlar Arap düşüncesine yeni fikirlerle katkıda bulunmuştu.
İslam dünyasında, İslam dininin güçlü birleştirici faktör olmasının yanında, Arap dili de önemli rol oynamıştır. Antik çağın pek çok eseri Arapça’ya çevrilmişti. 6. yüzyılda Süryanice’ye çevrilen Yunan eserleri, Araplar tarafından Suriye’nin işgali ile Arapça’ya çevrildi. Pek çok Hint çalışması da bu sıralarda yine Arapça’ya çevrildi.

Bu dönemde, İslam dünyasında çok sayıda merkezin kurulduğunu görmekteyiz. Bu merkezlerde kitaplar çevrilmekte, kütüphaneler, gözlemevleri kurulmaktadır. Bunlardan en önemlileri, Bağdat’ta Al-Ma’mun tarafından MS 800’lerde kurulan “Bilgelik Evi”, İspanya da 10. yüzyılda Avrupa’nın en zengin ve büyük şehri olan 40 000 kitaplık kütüphanesi ile “Islamic Cordoba” ve İran’daki “Maragha” gözlemevi ve okulu sayılabilir.
İslam uygarlığının bilimsel alanda en önemli gelişmelerinden biri Maragha gözlemevinde yaşanmıştır. 11. yüzyılda, İbn el-Haytham ile başlayan tartışmalarda, Helenistik dönemde yaşayan Batlamyus’un (Ptolemy) “Almagest” de öne sürdüğü, Dünya merkezli gezegen sisteminin yanlış olduğu öne sürülmekteydi. Bu tartışma el-Urdi, el-Tusî, Şirazlı Kutbeddin ve İbn el-Şatir gibi isimleri de içererek sürdü. 14. yüzyılda İbn el-Şatir ile sonuçlanan bu gelişme, gezgen sisteminin Batlamyus’un öne sürdüğü gibi Dünya merkezli değil, Güneş merkezli olduğunu söylüyordu. Bu sistem, yaklaşık 200 yıl sonra Kopernik’in Güneş merkezli sistemi ile hemen hemen aynı idi. Pek çok tarihçinin, Kopernik’in Maragha okulunun gezegen sisteminden haberi olduğundan şüphelenmesine rağmen, bu yönde bir kanıt ele geçmemiştir.
İslam uygarlığı döneminde matematik ve tıpta da önemli gelişmeler sağlandı. Yunan ve Hint matematik bilgileri birleştirildi. Bununla yetinilmeyerek, denklem çözme ve trigonometri geliştirildi. “Cebir” adı bu dönemde yetişen Muhammed İbn Musa el-Harezmi’nin kitabı “El Cebiri”den gelmektedir.
Tıp, bu dönemde, İslam uygarlığında çok ileri durumdaydı. Öyle ki, İbn-i Sina’nın öğretileri uzun yıllar Avrupa’da kullanıldı. Tıbbın bu derece ileri olmasına karşın, İslam yasalarının ölülerin kesilmesini yasaklamasından dolayı, anatomide ilerleme sağlanamadı.
İlk kuruluşları 9. yüzyıla kadar giden medreseler, 11. yüzyılda yüksek öğrenim enstitüleri olarak çoğalmaya başladı. Batıda daha sonra oluşacak olan kolejler düzeyinde olan bu eğitim kurumları, batı eğitim kurumlarından çok farklılıklar gösteriyordu. Medreselerde eğitim din etrafında merkezlenmişti. Felsefi ve doğa bilimleri dışarıda bırakılmıştı. Felsefe ve antik bilimlerin eğitime dahil edilmemesinin başlıca nedeni, din ileri gelenleri tarafından bu konulara şüphe ile bakılmasıydı. Bununla birlikte, bu konularla ilgili kitaplar kopye edilerek okul ve cami kütüphanelerinde bulunduruldu. Buna rağmen doğal bilim ve felsefe öğrenmek isteyenler, ancak evlerde özel ders alarak bunu yapabiliyorlardı. Bir okul olmadığından, her dersin hocası başka başka kentlerde bulunuyordu. Örneğin, matematikten sonra astronomi öğrenmek isteyen başka bir kente gitme zorunda kalıyordu. Dolayısıyla, bilim ve felsefede kurumlaşma söz konusu olamıyordu; bu durum uzmanlaşmış bilimsel eğitimin ve araştırmanın önüne engeller koymaktaydı.

Medreselerde eğitim müderrisler (ders veren) tarafından yapılmaktaydı. Her medreseye hakim olan bir müderris vardı. Eğitim bu kişinin kapasitesi sınırlarında ve otoritesi altında sürdürülmekteydi. Öğrenciler müderrisin verdiklerini okumak, kopya etmek ve ezberlemek durumundaydılar. Öğrencilerin mezun olmaları ve öğrendiklerini öğretmeleri müderrisin onayı ile olmaktaydı. Genelde bu okulları bitirenler, müderrislerinin geleneklerini sürdürmekteydiler. Dolayısıyla, bu tip bir eğitim tümüyle kişisel boyutlarda kalmaktaydı. Öyle ki, bu eğitim yerlerinin yeterlik konusunda devletin, sultanın ve hatta halifenin bile etkisi yoktu. Dışarıdan bir denetimin ve standartın sağlanamaması, özellikle tıpta işi aldatmalara bile götürebilmekteydi.

Doğa bilimleri ve felsefe öğreniminde kurumsallaşamama, din eğitimi merkezli medreselerde bile eğitimin kişisel düzeylerde kalması, Orta Doğu’daki bilimsel gelişmelerin 11. yüzyıla doğru inişe geçmesinde ve 12. yüzyıldan sonra Avrupa’nın gerisinde kalmasında önemli etkenlerdir.
Kilise ilk yüzyıllarda bilime, karşı durmuş ama antik öğretimin korunmasında önemli roller oynamıştır. İlk üniversitelerin öncüleri olan katedral okulları, okumayı yetişkin yaşında öğrenen, yazmayı ise hiç başaramayan İmparator Charlemagne’nin “her manastıra bir okul” emri ile 700’lerin sonlarında kurulmuştur. Bununla birlikte, Avrupa’da bilimin tekrar canlanmasında en önemli faktör İslam kültürü ile ilişki kurulmasıdır. İspanya’da Müslüman işgali boyunca Hıristiyan piskoposluğunun korunduğu Toledo, İslam öğretisinin önemli merkezlerinden biriydi. Bu şehrin 1085’te tekrar Hıristiyanlar’ın eline geçmesinden sonra, pek çok Avrupalı Araplarla çalışmak üzere oraya gitti. Avrupalılar’ın İslam kültürü hakkında en fazla bilgi sahibi olmaları ise Haçlı Seferleri ile olmuştur. 1150’den 1270’e kadar çok sayıda İslam eseri Avrupalılar’ca elde edildi ve Arapça’dan Latince’ye veya başka dillere çevrildi.

Bu süreç içinde Avrupa’nın öğrenim ve din merkezlerinde, Orta Doğu ülkelerinden farklı gelişmeler görmekteyiz. İslam uygarlığında eğitim kurumlarına kadar hayatın her alanının din kuralları ile yönlendirilmesine, kurumsallaşmaya gidemeyip kişisel düzeylerde kalınmasına ve özerkleşememeye karşın, Avrupa’da kilisenin yedinci yüzyıldan itibaren Roma yasalarını almaya başladığını ve 1072 ile 1122 arasında “Papalık devrimi” olarak adlandırılan bir geçişle özerkliğini ilan ettiğini görmekteyiz. Bu sıralarda Dünyanın ilk üniversitesi, İtalya’da Bologna’nın özerk olduğunu, kurumsallaşarak mezunlarına doçent derecesini, oluşturduğu bir kurulun onayı ile verdiğini görmekteyiz. Öyle bir noktaya gelinir ki, İslam dünyasında pek ilgi görmeyen birçok antik filozof ve bilim insanının, özellikle Aristo’nun, Aziz Thomas Aquinas gibi bazı kilise adamları tarafından Hıristiyan dinine uygun oluduğu ileri sürülmeye başlanır. 3. yüzyılın başlarına kadar Aristo düşüncesinin kilise içinde çatışmalara yol açtığı görülmektedir. Kilisenin en büyük tepkisinin 1277’de Paris Piskopozu tarafından dile getirilmesine karşın, artık çok geç kalınmıştır ve özellikle 14. yüzyıldan itibaren bilim insanları, özerk araştırma alanında çok daha önemli yollar katetmişlerdir. Paris ve Oxford Üniversiteleri’nin yanında pek çok Avrupa üniversitesi, gerek bilimsel araştırmalarda gerekse öğrenimde objektif, kişisel olmayan, evrensel ölçütler geliştirme yönünde yoğun çabalar göstermişlerdir.
İslam dünyasında artık duran bilimsel gelişmeler, Avrupa’da büyük bir hız kazanır. Bilimsel gelişmelerin yanında, ortaçağda toplumsal yapı Avrupa’da köleliğe dayandığı için, teknolojinin de büyük bir hızla geliştiği görülmektedir. Matbaa ve kâğıt Batı’dan 400 yıl önce Çin’de bulunmuştur. Ancak, Çin ile ilişkisi Avrupa’ya göre çok daha fazla olan İslam dünyasınca bunların bilinmesine rağmen, ne Çin’de ne de İslam dünyasında büyük etkiler uyandırmıştır. Aksine, İslam dünyası 19. yüzyılında başlarına kadar matbaanın kullanımını yasaklanmıştır. Çin’dekinden daha gelişmiş bir matbaanın 15. yüzyılda icadı ile, büyük bir bilgi dolaşımına Avrupa’da tanık olmaktayız.

Avrupa’da matbaanın ilk bulunduğu 1450’lerden 1500’lere kadar, yani 50 yıl içinde basılan kitap sayısı 40 bin civarındadır. Bu tarihlerde matbaanın, Osmanlılar’da, 1485 yılında Sultan II. Beyazıt tarafından yasaklandığını ve bu yasağın 1515’te I. Selim tarafından tekrarlandığını görmekteyiz. İlginçtir, ilk Arapça kitaplar Avrupa’da 16. yüzyılın başlarında basılmış, 19. yüzyılın başlarında Amerikan Protestan misyonerlerinin Malta’daki bir matbaayı İzmir’e taşımaları ile Anadolu’ya girmiştir.
Matbaanın Osmanlı’ya girişi 1494 yılında olmuştur. Sonraları, fakir bir Hıristiyan aileden gelen İbrahim Müteferrika’nın matbaasında ilk basım, 1729’da Şeyhülislamın fetvasını ve padişahın fermanını alması ile olmuştur. Yani icadından 281 yıl sonra, matbaanın ilk bulunuşundan sonraki 50 yıl içinde Avrupa’da 40 bin kitap basılmasına karşın, İbrahim Mütferrika yaşamı oyunca 17 kitap basabilmiş, matbaanın girişinden 100 yıl sonrasına kadar ise sadece 180 civarında kitap basılabilmiştir.
Avrupa’nın 12. yüzyıldan itibaren bilimde ve eğitimde özerkleşmeye ve kurumsallaşmaya başlamasına karşın, Osmanlılar’a baktığımızda bunun tersini görmekteyiz. Osmanlılar’da ilk medrese 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’de kuruluyor. Medreselerdeki eğitimin esası din ve ahlâk üzerineydi. 15. ve 16. yüzyıllarda medreselerde doğa bilimleri, tıp ve matematik eğitimine de rastlanmaktadır. Özellikle Fatih döneminde hem medrese sayısında hem de medreselerdeki müsbet bilim derslerinde önemli gelişmeler olmuştur.

Fatih, gençliğinden itibaren bilim ve sanata ilgi duymuş ve önem vermiştir. Sarayda zengin bir kütüphane kurmuştur. Batı bilim ve kültürü ile en iyi ilişkiler bu dönemde kurulmasına karşın, medreselerde okutulan doğa bilimleri, tıp ve matematik dersleri, İslam dünyasındaki bilimsel gelişmeye, İbni Sina ve Farabi’nin eserlerine dayanıyordu. 16. yüzyıldan sonra artık bunların da okutulmadığını görmekteyiz. Kopernik’in 1543’teki Güneş merkezli gezegen sisteminden ve Newton’un 1687’deki “Principia”sından Osmanlılar’da kimsenin haberi yoktu veya bilen birkaç kişi de savunamıyordu. Tezkereci Köse İbrahim Efendi’nin Fransızca’dan çevirdiği, Güneş merkezli gezegen sistemini anlatan kitap yayımlandığında, Kopernik’in kitabının yayımlanmasının üzerinden 117 yıl geçmişti. Daha sonra Ebubekir Efendi 1685’te İbrahim Müteferrika da 1733’de yayınladıkları yazılarda, Kopernik’in Güneş merkezli sisteminden bahsettiler. Fakat hiçbiri bu sistemi savunmadılar. Üçü de Dünya merkezli gezegen sistemini benimsemeyi sürdürdüler. Neredeyse Kopernik’ten 200 yıl sonra bile Osmanlılar’da kimse bu sistemi savunamıyordu. Bütün bu kurumsallaşamama, özerkleşememe ve merkezi otoritenin baskısı altında kalma, bilimsel gelişmeyi cılız, bireysel düzeylerde bıraktı. Çoğunlukla da bu bireysel, cılız yükselişler, acı  ve ilginç şekillerde kayboldular. Bunlardan bazı örnekleri şöyle verebiliriz:
15. yüzyılda yaşayan Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet döneminin önemli astronomi bilgini ve matematikçisidir. Fatih’in isteği ile İstanbul’da iyi bir maaşla Ayasofya Medresesi müderrisliğinde çalışmıştır. Gök cisimlerinin hareketleri ve Dünya’dan uzaklıkları üzerine çalışmalar yapmış, İstanbul’un enlem ve boylam derecelerini hesaplamıştır.

Bu yüzyılın diğer bir siması, Ali Kuşçu’nun öğrencisi matematikçi Molla Lütfi’dir. Bilimleri sınıflandıran bir kitap yazmış, doğa bilimleri, matematik, felsefe için kullanılan Osmanlıca deyimler üzerine çalışmalar yapmış, “Delos Problemi” nin çözümünü vermiş ve boyutların iki katına çıkarılmasının, o hacmin ikileştirilmesi değil, sekiz defa büyütülmesi anlamına geldiğini açıklamıştır. Geometrinin iyi bilinmemesinden dolayı kadıların o dönemde yanlışlıklar yaptıkları ve yanlış hükümler verdikleri bilinmektedir. Molla Lütfi akılcı eleştirel ve sözünü esirgemeyen bir yapıya sahipti. Bu yüzden istismar edilecek ve dinsizlikle suçlanarak 1494’te Sultanahmet At Meydanı’nda idam edilecektir.

En çarpıcı örneklerden biri ise Piri Reis’tir (1470-1554). En son keşifleri gösteren iki dünya haritası bugün bile ilgi konusu olan Piri Reis, Süveyş donanması komutanıyken, güçlü Portekiz donanmasının Basra’ya yaklaşması üzerine, üç gemi ile kaçmış ve iki gemi ile Mısır’a gelebilmiştir. Basra Valisi’nin “rüşvet alarak kaçtı” şeklindeki ihbarı üzerine, bu büyük haritacı ve coğrafyacı 1554’te Mısır’da idam edilmiştir.

16. yüzyılda İstanbul Tophane’de kurulan rasathane, Osmanlı bilim tarihinin belki de en ilginç ve parlak bilimcisi Takiyüddin (1520-1585) tarafından gerçekleştirilmiştir (Bakınız Bilim ve Teknik, S:...). Rasathane, zamanın en büyük astronomu sayılan Tycho Brahe’nin rasathanesi ile eşdeğer düzeydedir. Güneş parametrelerinin hesaplanmasından elde edilen sonuçlar ise Brahe’ninkinden daha doğrudur. Ne yazık ki bu rasathanenin ömrü fazla sürmemiş, İstanbul üzerinde görülen bir kuyruklu yıldız, 1578’de İstanbul’da görülen veba salgını, rasathanenin uğursuzluğuna sayılmıştır. Şeyhülislamın, “Gözlem yapmak uğursuzluk getirir, Evren’in sırlarını küstahça anlatmaya cüret etmenin vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette mamur devletin tahrip olmadığı ve devlet yapısının zelzeleye uğramadığı görülmedi” şeklinde fetva vermesi üzerine, 1580’de rasathane topa tutularak yerle bir edilir. Yeni bir rasathane ancak 331 yıl sonra 1911’de kurulmuştur.

Osmanlı döneminin parlak adlarından bir başkası ise, Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’un hocalarından Gelenbevi İsmail Efendi’dir (1730-1791). İsmail Efendi en ünlü Osmanlı matematikçilerindendir. Fizik, trigonometri ve mantık konularında eserleri vardır. 1787’de İstanbul’a gelen bir Fransız mühendis “şu adam Avrupa’da olsaydı, ağırlığınca altın ederdi” demiştir. İsmail Efendi, mühendishane hocalığından sonra Yenişehir kadılığına tayin edilmiş, Şeyhülislamın bir meseleden dolayı kendisini şiddetle azarlaması üzerine beyin kanaması geçirerek ölmüştür.

Şarizade Ataullah Efendi (1771-1826), ilk çağdaş anatomi kitabını yazan hekimdir. Bektaşi ve materyalist olduğu gerekçesi ile Tire’ye sürülmüş, kısa bir süre sonra Ataullah Efendi’ye yapılan muamelenin haksız olduğu anlaşılmış ve hakkında af çıkarılmıştır. Ancak fermanı kendisine okuyan Tire Voyvodası Eğinli Ali Bey, itlakınıza (affınıza) diyeceği yerde itlafınıza (idamınıza) deyince, Ataullah Efendi kalp krizi geçirerek ölmüştür. Osmanlı döneminde bilime karşı bu içler acısı tutuma daha anlaşılır hale koymak için şu iki örneği vermek yararlı olacaktır. Çiçek aşısının dine aykırı olmadığına dair fetva 1845 yılında verilmiş, ancak diş dolgusu yaptırmanın dine aykırı olmadığına dair fetva Osmanlı döneminde alınamamış, bu yasağın kaldırılması Cumhuriyet dönemine kalmıştır.

İslam ülkelerinde görülen kurumsallaşamama ve özerkleşememe, merkezi hükümetin hayatın her alanına müdahalesi, bilimin Osmanlılar’da gelişimini de büyük ölçüde engellemiştir. Bilimin gerçek önemi hiçbir zaman kavranamamıştır. Çeşitli alanlardaki reform girişimleri ise, devleti güçlendirmeye yönelik olmuştur. Bundan dolayı öncelikle askeri alanlarda güçlenme hedeflenmiş, asker amaçlı okullara ve eğitime her zaman öncelik verilmiştir.
Bugün bile ülkemizde yeterince anlaşıldığı şüpheli olan, bilim olmadan teknoloji olamayacağı gerçeği, Osmanlı döneminde hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Bilimin Batı’da yükselişi karmaşık bir süreç içermiş, sanayi devrimi bilimsel devrim, Rönesans, reform ve aydınlanma çağını kapsayan bir süreç sonucunda gerçekleşmiştir.

Yine de, Türkiye’nin diğer İslam ülkelerinden ileriye geçmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından dört ay sonra Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) kanunu ile medreselerin kapatılması kararı alınmış, 1925’e kadar da tamamı kapatılmıştır. 1924’te ilkokulların karma eğitim görmesi kararı alınmış ve kız öğrencilerin erkek, orta ve yüksek eğitim kurumlarına gitmesi serbest bırakılmıştır. Şeyhülislamlık kurumu lağv edilerek, 1927’de ilk, orta ve liselerden din dersleri kaldırılmıştır. 1928’de Harf Devrimi gerçekleştirilerek, Osmanlı ve Türk tarihinde ilk kez eğitimin önemi vurgulanmış, Maarif Vekili Mustafa Necati, “bütün çocukların okula gittiği, bütün köylerinde okul ve öğretmen bulunan bir ülke” hedefini açıklamıştır. 1938-1946 döneminde Maarif Vekilliği yapan Hasan Âli Yücel, Batı ve Doğu dillerindeki hemen hemen bütün klasik eserlerin Türkçe’ye çevrilmesini gerçekleştirir. Ayrıca, 14 mesleki ve edebi dergi ile ansiklopedi de bu dönemde yayımlanır. 1927’den itibaren, sınavla yetenekli öğrenciler yurtdışına eğitime gönderilmeye başlanır.

Bütün bunlar, ülke çapında girişilen genel eğitime yönelik aydınlanma hareketinin parçalarıydı. Ülkenin temel bilimlerle ilgili tek üniversitesi Darülfünun’du, fakat ülkenin genel aydınlanma hareketine, gerek kaynak yetersizliğinden gerekse bilgi eksikliğinden ve konunun öneminin kavranamayışından ayak uydurulamıyordu; bilimsel çalışma düzeyi son derce düşüktü. 1932 yılında, Darülfünun hakkında bir rapor hazırlamak üzere, Cenevre Üniversitesi profesörü ve eski rektörlerinden Malche, hükümet tarafından Türkiye’ye çağrılır. İncelemelerinden sonra Prof. Malche, hazırladığı raporunda özetle şöyle der: “Öğrenim metotları ortaçağdan kalmadır. Öğrenciler dersleri tamamen pasif olarak dinlemektedir; kendi kendilerine çalışmaları için teşvik görmemektedirler. Öğrencilerin yabancı dil bilgisi yetersizdir. Türkçe bilimsel yayın yok. Hocalar maaşlarının azlığı sebebiyle ikinci vazifeler almak zorunda kalıyorlar.”

Darülfünun 1933’te kapatılarak, İstanbul Üniversitesi adı altında yeniden kuruldu. 240 hocasından 157’sinin görevine son verildi. Bunlardan 71’i profesördü. Öğretim üyesi açığı, Avrupa üniversitelerinden dönen Türkler ve Nazilerin baskısından kaçan Alman ve Avusturyalı bilim insanları ile hafifletildi.
Türkiye’de temel bilimler alanında ilk gerçek üniversitenin böylece, 1933 yılında kurulduğu söylenebilir. Bundan sonraki en önemli gelişme ise, Orta Doğu Teknik
Üniversitesi’nin 1956’da ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’nun 1963’te kurulmasıdır.

Bugünkü durum, derin yetersizlikleri sürdürmesine rağmen, çok kötü değildir. Temel itici güçler olan kurumsallaşma ve özerkleşme hâlâ yerine oturtulamamış, temel bilimler ile teknoloji arasındaki ilişkiler, hatta bunların önemleri bile yeterince kavranılamamıştır. Bütün bu derin yetersizliklere rağmen bugün tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş bilimsel ve teknolojik potansiyel mevcuttur. Yurtiçinde ve dışında pek çok bilim insanımız uluslararası bilim literatürüne katkılarda bulunmaktadır. Mevcut potansiyel akılcı yöntemler kullanılarak, kurumsallaşma ve özerkleşme yönünde net ilerlemeler sağlanırsa, çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma yönünde önemli adımlar atılabilir.
 

  Turan Öztürk Doç. Dr. TÜBİTAK MAM Kimya Böl.Kaynakla www.matematikgeometri.com

 

Adıvar, A.  Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul, 1982
Ashby,E.  Techonogy and The Academics, Londra, 1959.
Bahadır, O.  Osmanlılarda Bilim, İstanbul, 1996.
Cohen, I. B.  Rovolution in Science, Massachusetts, 1985
Hellemans, A., B. Bunch. The Timetables of Science, New York, 1988.
Huff, T. E.  The Rise of Early Modern Science, New York, 1995.
Makdisi, G.  The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West, Edinburgh, 1981.

 

OKULLARDA MATEMATİK EĞİTİMİ


Bilgi Çağında nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?
Kritik düşünemeyen ve bilgi üretemeyen milletlerin Bilgi Çağı’nda mutlu olma şansları da yoktur. Bu nedenle her seviyedeki okullar, milli tarih ve kültür bilincini, kritik düşünme becerilerini, sorgulama cesaretini, öğrencinin bireysel kabiliyetlerinin farkına varmasını ve geliştirmesini, bir toplum ve bir kültüre ait olma bilincini, yaratıcı gücünü, bireysel ve işbirliği halinde çalışma ve iş yapma alışkanlığını kazandırmayı ve bunu bir bütünlük ve denge inde sürdürmeyi başarmalıdırlar.
Okullarda Matematik Yapmayı Öğretmeliyiz
Okullarda, matematik bilgi ve kuralları ezberletmeden vazgeçip matematik düşünme ve matematik ifade etme ve matematik yapmayı öğretmeliyiz. Matematik evrensel bir dil olduğu için gerçek hayatı anlamamızı ve en etkili bir şekilde ifade etmemizi sağlayan akli bir bilimdir. Herhangi bir fikrin bilimsel olması demek, o fikrin gözlem, deney, matematik mantık ve matematik yoluyla doğruluğundan emin olunmuş bilgi demektir. İşte bu doğru ve güvenilir bilgi kullanılarak gerçek hayat problemleri çözülürse hayat kolaylaşmış oluyor. Bu nedenle, okullarda matematik yapma ve matematik ifade etme becerilerini kazandırmak oldukça önemlidir. Bu beceriler, problem yaratan insan yerine, problem çözen insan tipini yetiştirmeyi de sağlayacaktır. İnsanlar, matematik bilgi ve mantıklı düşünme olmadan olayları değerlendirdiklerinde yetersiz anlam verme dolayısıyla hem kendilerine hem de topluma zarar vermektedirler. Öğretim ortamlarında, çocukların kendi fikirlerini oluşturmalarına yardımcı olmaz ve izin vermezseniz, düşünemeyen, sorgulayamayan ve üretemeyen bir insan modeli çıkarırsınız. Bu insan tipi kendi başına düşünüp üretemediği için başkalarının fikirlerini, değerlerini, ürettiklerini değiştirerek kullanma ve hile yapma yolunu tercih eder. Başkalarından çözüm bekleme alışkanlığı kazanır. Toplumumuzdaki bilimsel aşırma ve kalitesiz insan davranışlarının hem nedenini hem de çözümünü eğitimde aramak gerekir.
Matematik Öğrenmek Zorundayız
Matematik öğretmek demek, soyut kavramları ve kuralları öğrencilere ezberletmek değil, gerçeğin modellenmesini temel alan, problem çözme ve anlamlandırma süreci ile oluşan bilgi ve yine bu süreç içinde gelişen beceriler olarak algılanmaktadır.
İnsanoğlu niçin Matematik öğrenmek zorundadır?,İnsanoğlunun karakteristik vasfı, düşünen ve akıl yürüten bir varlık olmasıdır.
Düşünme ve akıl yürütme, bireyin kendisini, doğayı ve karşılaştığı yeni problemleri, doğa ve insan tarafından üretilmiş değerleri anlama ve sorgulayarak, irdeleyerek, ilişkilendirip, simgeleştirip, karşılaştırıp sistematik kurarak sonuç çıkarmak, bilgi ve deneyim oluşturmak etkinliklerini içerir.
İnsanoğlunun düşünme ve akıl yürütme dünyası, karşılaştığı problemleri çözme sanatını, bilgi keşfetme, yaratıcılık, sanat, estetik yapma, sistem kurma, yüce değerleri doğru anlama ve haz duymayı, kendi özgür irade ve düşünme gücünün farkına varmasını içerir. İşte bu düşünme ve akıl yürütmeye dayalı güzelliklerin, sanat ve estetik değerlerin hayat bulduğu alanlardan bir de matematiktir. Sadece, bunlar bile bir insanın matematik öğrenmesi için yeterli bir neden sayılmaz mı? Ne yazık ki ezberci matematik öğretimi yüzünden çocuklar, düşünme sanatının inceliklerinden, matematik içindeki düzenlilikten, sistematikten ve estetikten nasip almadan ve anlayamadan okumaktadırlar. Çünkü öğretenlerde öyle yetiştirildiler. En temel kavramlardan biri olan rakam veya sayı kavramını tanımlamaya çalışınız. Başaramadığınızı görebilirsiniz. İfade edemediğinizin ve anlamadığınızın farkına varabilirsiniz.
Doğanın bir dili varsa o da matematiktir. O halde, doğa içindeki olguları, insanın kendisini ve sahip olduğu değerleri anlaması için matematik öğrenmesi gerekmez mi?
 

Kaynak : www.egitimcihaber.net - Prof. Dr. Halil ARDAHAN 

                                                                                                   www.matematikgeometri.com

                                                        

Matematikte başarının anahtarı ezberden kaçmakta

 

Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Halilov, bilinenin aksine Türklerin matematiğe çok büyük katkılarının olduğunu söyledi. İlköğretim okulu öğrencilerine matematikten korkulmaması gerektiğini anlatan Prof. Halilov, matematik olmadan diğer birçok bilimlerin olmayacağını kaydetti.

Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Bahçelievler Gazi İlköğretim Okulu Salonu'nda düzenlenen 'Matematikten Korkmayın' adlı konferansta konuşan Prof. Halilov, matematik biliminin tüm bilim dallarının vazgeçilmezi olduğunu ifade etti. 'Matematik yeteneği' diye bir şey olmadığını ifade eden Prof. Hüseyin Halilov şunları söyledi: "Einstein'e göre, başarının 10 koşulundan sadece birisi yetenektir. Diğer 9 koşul ise çalışma ve azimdir. Buna göre öğrenciler azimle ve çalışarak matematik dersinde başarılı olabilir. Başarılı olmanın bir anahtarı da formülleri ezberden kaçınmaktır. Formülleri ezberlemekten daha çok, işlemlerin nasıl formüle edildiğini bilmek gerekir."

Prof. Halilov, matematik biliminin var olan şeyleri işaretlerle anlattığını dile getirerek, matematiğin günlük hayatın içinde her zaman lazım olduğunu, öğrenilmesi gerektiğini belirtti. Matematik bilimine tarihte Türklerin katkısının sanılanın aksine çok fazla olduğunu ifade eden Prof. Halilov, Harezmi'nin rakamlara sıfırı (0) eklediğini, Ali Kuşcu'nun kesirleri, pozitif ve negatif sayıları kazandırdığını, 13. yüzyılın en büyük âliminin de bir Türk olan Muhammed Nasreddin Tûsî olduğunu sözlerine ekledi.

Duran Savaş, Cihan 23 Nisan 2007 

www.matematikgeometri.com

 

EGİTİM ÜZERİNE GÜZEL SÖZLER

İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettigini, payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.TOLST www.matematikgeometri.com