|
1.
ÜNLÜ MATEMATİKÇİLER
2.
ÜNLÜ TÜRK MATEMATİKÇİLER
3.
ÜNLÜ KADIN
MATEMATİKÇİLER ve İLK KADIN MATEMATİKÇİ

Baire (1874 -
1932)
Rene Baire, 1874 yılında Paris'te doğdu. Ecole Normal
Superieure'de öğrenimini tamamladı. Daha sonra Dijon Fen
Fakültesinin matematik analiz derslerini okuttu. Kendisi
gibi Fransız matematikçileri olan Henri Poincare, Emil Borel
ve Henri Lebesgue ile beraber gerçel değişkenli fonksiyonlar
üzerinde yeni çığırlar açtı. Gerçel analiz üzerinde çok
değerli kitaplar yazdı. Baire sınıfları oldukça Ünlüdür.
1932 yılında Chaber'de öldü.
www.matematikgeometri.com
Bernoulli'ler
"Bu adamlar şüphesiz birçok şeyler başarmışlar ve seçtikleri
hedefe en iyi bir biçimde varmışlardır" diyen Jean Bernoulli,
Bernoulli ailesinin neler yaptıklarını belirtmek
istemektedir.
Üstün zekalı soylarının geçmişleri uzun uzun
genetikçiler tarafından incelenmiştir. Son olarak, Mendel
kanunlarıyla kalıtsal özelliklerin sonuçları matematiksel
ifadelere bağlanmıştır. Yine bu incelemelere göre, üstün
zekalı kimseler istenerek veya bilinmeyen terslikler
yüzünden yardım görmezse onların da yok olup gitmeleri çok
kolaydır. Buna en iyi örnekler matematik tarihinde görülür.
Bunlar da Bernoulli ailesidir. Üç veya dört nesilde sekiz on
tane üstün zekalı matematikçi veren Bernoulli ailesi
incelemeye değer. Yalnız bir noktayı daha belirtmede yarar
vardır. Evde piyano yoksa, bu evden Chopen veya Motzart'ın
çıkması beklenemez. Bu nedenle, dahi kimselerin ortam bulup
filizlerini sürmesi koşulu ilk planda gelir. Yoksa
yeşeremez. Matematik dışında belki de bambaşka bir insan
olurlar.
Bernoulli soyunun zamanımıza kadar gelen
döllerinin hemen hemen yarısı bu biçimde üstün zekalı
kimseler olarak çıkmışlardır. Yine matematikçi
Bernoulli'lerin torunlarının tam yüz yirmi tanesi
atıldıkları alanlarda, büyük izler bırakmışlar ve çok
başarılı olmuşlardır. İçlerinden birçoğu hukukta,
bilginlikte, edebiyatta, serbest mesleklerde, idari
alanlarda ve görevlerde ve sanatta gerçek bir üstünlük
göstermişlerdir. Bernoulli soyunun bireylerinden hiç birinin
başarısız olduğu görülmemiştir. Matematik alanında daha çok
Bernoulli soyunun ikinci ve üçüncü kuşakta sivrildiğini
görmekteyiz. Bunların çoğu matematik mesleğini kendileri
seçmemelerine karşın, matematik onları çekmiş ve kendisine
hizmet ettirmiştir.
Bernoulli ailesi, diferansiyel ve integral hesabın
gelişmesinde, uygulanmaya konulmasında ve tüm Avrupa'ya
yayılmasında en önde yer almışlardır. Gerçekten,
Bernoulli'ler ile Euler diğerlerini bastırarak integral ve
türevi çok ileriye götürmüşlerdir. Gerek bu ailenin
kalabalık oluşu gerekse yaptıkları çalışmaların çok sayıda
olması bu aileyi ve bu ailenin tüm fertlerinin tanıtılmasını
olanaksız kılar.
Bernoulli'ler, Saint-Barthelemy toplu
öldürmelerinde olduğu gibi, Hügnoların Katolikler tarafından
toplu öldürmelerinden kurtulmak için 1583 yılında Anvers'ten
kaçan bir ailenin soyudur.
Hatırlanacağı üzere, Fransa'da IX. Charles
zamanında 24 Ağustos 1572 günü Protestanlar toplu olarak
öldürülmüştü. Bernoulli ailesi ilk kez Frankfurt'a Sığındı.
Daha sonra İsviçre'ye gidip orada Bale kentine yerleşti.
Bernoulli soyunun kurucusu, Bale'in en eski ailelerinden
biri ile birleşip büyük bir tüccar oldu. Eski Nicolas da,
büyük babası ve dedesi gibi büyük bir tüccar oldu. Tüm bu
adamlar hep tüccar kızlarıyla evlendiler ve dededen başka
hepsi de zengin oldular. Yalnız bir tek Bernoulli bu
geleneği doktor olarak değiştirdi. Bu tüccar ailede kuşaklar
boyu gizli kalmış olan matematik deha birden ortaya çıktı.
Şimdi, bu aileden sekiz matematikçinin önemli
ilmi çalışmalarını sırasıyla kısaca verelim.
1. Jacques, Leibniz tarafından ortaya atılan
diferansiyel ve integral hesabın şeklini inceledi. 1687
yılından ölümü olan 1705 yılına kadar Bale'de matematik
profesörlüğü yaptı. 1. Jacques, Newton ve Leibniz'in
bıraktığı bu hesabı daha ileri götürerek, onu zor ve önemli
uygulamalarına yönlendirenlerin başında gelir. Analitik
geometri, olasılıklar kuramı ve değişimler hesabına ait
buluşları çok değerlidir.Bu değişimlerle ilgili problemlerin
üzerinde daha sonra, Euler, Lagrange ve Hamilton da
durmuştur. Fermat'ın "minimum zaman" problemi bu değişimle
çözülebilen türlerden biridir.
Aslında, değişim probleminin doğuşu çok eskidir.
Söylentiye göre, Kartaca şehri kurulduğu zaman adam başına
bir sabanın bir günde sürebileceği kadar alanda toprak
verilmişti. Adamın bir günde sürebileceği çizginin uzunluğu
bilindiğine göre en büyük alanı elde etmek için sabanın
izinin şekli ne olmalıdır? Ya da, matematik bir dille
söylersek, çevre uzunlukları aynı olan şekillerden maksimum
alanlısı hangisidir? Yanıtı hemen çemberle çevrili bir
dairedir. Bu da, Analizde ünlü maksimum ve minimum
problemidir.İşte, 1. Jacques, bu problemi çözdü ve
genelleştirdi. Sikloidin en çabuk iniş eğrisi olduğu, 1.
Jacques ve 1. Jean kardeşler tarafından 1697 yılında, başka
bilginlerle hemen hemen aynı zamanda bulundu. Birçok
problem, bu maksimum ve minimum yöntemi ile kolayca
çözülebilir. 1. Jacques'in ölümünden sonra 1713 yılında
olasılıklar kuramında "Ars Conjectandi" adlı büyük eseri
yayınlandı.
1. Jacques Bernoulli, diferansiyel ve integeral
hesaba ait birçok çalışmasında çok ileri sonuçlar bulmuştur.
Libniz'in yaptığı çalışmalar üzerinde devam ederek, zincir
eğrisi problemi ile uğraşmıştır. Bu problem, bugün için
geçerli olan asma köprüler, telefon telleri ve yüksek
gerilim telleri problemidir. O devirde yeni ve zor olan bu
problem, şimdi oldukça kolay ve çok uygulaması olan bir
mekanik problemidir.
1. Jacques ile 1. Jean kardeşler beraber
çalışsalar da, bu kardeşlerin arası her zaman da iyi
olmamıştır. Özellikle 1. Jean çok kavgacıydı. Bernoulli'ler
matematiği çok ciddiye alıyor ve bu yüzden aralarında
sürekli tartışmalar oluyordu. Bu konuda yazılan mektupları,
kaba küfürlerle doludur. Ôzellikle 1. Jean, kardeşinin
fikirlerini ve düşüncelerini çalmakla kalmadı, oğlu ile
beraber Fransız ilimler Akademisinin düzenlediği yarışma
sınavına katıldı. Birinci gelen ve yarışmadaki ödülü alan
kendi oğlunu bile evinden kovdu. Ayrıca, 1. Jacques'in
mistik yönüyle biraz da davranış bozuklukları vardı. Bu
ailede bu mistik davranış bozukluğu daha sonraki
Bernoulli'lerde de biraz görülür. 1. Jacques'in bir
saplantısı da, üzerinde çok çalıştığı ve birçok yönlerini
keşfettiği, geometrik dönüşümlerin çoğu ile yine kendine
benzer şekle giren logaritmik ya da eşit açılı bir yaya
hayran kalmıştı. Mezarına bile bu yayın resminin çizilmesini
ve "Aynı kalarak değişirim" yazısının yazılmasını vasiyet
etti. 1705 yılında öldü.
1. Jacques'in kardeşi olan 1. Jean'ın ilk mesleği
doktorluktu. Kendisine matematik öğreten kardeşi 1.
Jacques'le sürekli tartışır ve kavga ederdi. Leibniz ve
Euler'e tapar fakat rakibi olduğundan Newton'dan nefret
ederdi. Eski Nicolas, 1. Jacques'in ilahiyatçı olmasını
istiyordu. Fakat o bu mesleği istemedi. Babası, 1. Jean'ı da
aile mesleğine sokmak için çok uğraştı. O da ağabeyine
uyarak isyan etti. Soydan gelen matematik yeteneğini
farketmeden tıbba çalıştı. On sekiz yaşında doktor oldu.
Fakat, kısa zamanda hatasını anlayıp kendisini matematik
çalışmalarına verdi. İlk kez, 1695 yılında Groningen'e
matematik profesörü oldu. 1705 yılında kardeşi 1. Jacques
ölünce onun yerine geçti.
l. Jean, matematikte kardeşinden daha
çok eser verdi. Özellikle, diferansiyel ve integral hesabın
Avrupa'ya yayılmasında çok hizmet etti. Matematikten başka,
fizik, kimya ve astronomi üzerine çalışmaları da vardır.
Uygulamalı ilimlerde optiğe çok çalıştı. Gelgit olayları
kuramı ve gemilerin yelkenlerinin matematik incelemesi ile
uğraştı. Mekanikte sonsuz küçük yer değiştirmeler kuralını
ifade etti. Matematik tarihinde çok az görülen bir fizik ve
zihni, güce sahip bir adamdı. Ölümünden birkaç gün öncesine
kadar matematik çalışmaları gösterdi. 1748 yılında seksen
yaşında öldü.
1. Nicolas'ta, kardeşleri gibi matematikçi
yaratılmıştı. O da, diğer Bernoulli'ler gibi hayata yanlış
yoldan başladı. On altı yaşında Bale Üniversitesinden
felsefe doktoru ünvanını ve yirmi yaşında hukuktan en yüksek
rütbeyi aldı. Saint Petersburg Akademisine matematik
okutmadan önce, Berne'de hukuk profesörü oldu. 1716 yılında
öldüğünde, ünü çok büyüktü. Bu nedenle, imparatoriçe
Katerina devlet hesabına bir cenaze töreni yaptırdı.
Bernoulli'lerin bu kalıtsal özelliği, ikinci
kuşaklarda da garip bir biçimde görülür. 1. Jean'ın ikinci
oğlu Daniel (1700- 1782), iş alemine sokulmak, istendi.
Fakat O, kendisinin doktorluğa daha yatkın olduğunu düşündü.
Matematikçi oluncaya kadar da doktorluk yaptı. On altı
yaşından itibaren, kendisinden beş yaş büyük olan kardeşi
III. Nicolas'tan (1695 - 1726) matematik dersleri almaya
başladı. Daniel ve büyük Euler çok içten dosttular. Bazen de
aralarında arkadaşça yarışıyorlardı. Euler gibi Daniel
Bernoulli de Paris İlimler Akademisi ödülünü tam on kez
kazandı. Bazen de ödül birkaç kişi arasında bölünüyordu.
Daniel'in çok sayıda eseri vardır. Bu eserlerinden en
ünlüsü, sıvılar dinamiğine aittir. O, bunları yalnız
enerjinin korunması ilkesinden hareket ederek bulmuştur.
Bugün, sıvıların hareketleriyle doğrudan doğruya veya
uygulamalı alanda uğraşan herkes, Daniel'in adını bilir.
Daniel, yirmi beş yaşındayken Saint Petersburg'a
1725 yılında matematik profesörü olarak atandı. Fakat,
oradaki barbar yaşantıdan o kadar iğrendi ki, sekiz yıl
sonra ilk fırsatta Bale'ye döndü. Anatomi, botanik ve fizik
dersleri okuttu. Matematikte çok eser verdi. Diferansiyel ve
integral hesap, olasılıklar kuramı, titreşen teller kuramı,
gazların kinetiği kuramı ve uygulamalı matematiğin birçok
problemi üzerinde çalıştı. Daha ileri, Daniel Bernoulli'ye,
fiziğin kurucusu denilmiştir. Bazı Bernoulli'ler gibi Daniel
de dini konular ve felsefeye eğilmiştir.
Bernoulli'lerin ikinci kuşaktan olan üçüncü
matematikçi III. Nicolas ile, Daniel'in kardeşi II. Jean da
hayata yine yanlış yoldan başladı. Asıl mesleğine kalıtsal
özellikten veya kardeşinin etkisi ile girdi. Önce hukuk
öğrenimi gören III. Nicolas, matematik kürsüsünde babasının
yerine geçinceye kadar Bale' de hukuk dersleri verdi. Fiziğe
çok çalıştı. Elde ettiği sonuçlar, Paris İlimler Akademisi
ödülünü üç kez kazandıracak kadar parlaktı.
II. Jean'ın oğlu III. Jean da, ailesinin
geleneğine uyarak başlangıçta o da yanlış yola saptı. O da
babası gibi işe hukukla başladı. On dokuz yaşında asıl işini
buldu. Berlin'de, Prusya Kralının astronomu olarak atandı.
Astronomi, coğrafya ve matematikle uğraştı.
II. Jean'ın diğer oğlu II. Jacques'te (1759
-1789), atalarının hatasını işledi. İlk olarak hukuk
öğrenimi gördü. Yirmi bir yaşında deneysel fizik öğrenmeye
başladı. Bu sıralarda matematikle de uğraştı. Saint
Petersburg Akademisi matematik ve fizik kısmına yarım gün
üyesi oldu. Bir kaza sonucu boğuldu. Ümitle dolu hayatı otuz
yaşında 1789 yılında söndü. II. Jacques'in matematiğe neler
yapabileceği bu nedenle bilinmiyor. Aynı zamanda Euler'in
torunlarından biri ile evliydi.
Matematikçi Bernouli'lerin ailesinin bu öz
öyküleri II. Jacquesle de bitmez. Bu soyun yetenekleri,
bitmek ve tükenmekten çok uzaktı. Bernoulli'ler hakkında
birçok öyküler ve söylentiler de vardır. Şüphesiz, bu kadar
geniş hizmetler veren ailenin bu kadar iz bırakacağı da
doğaldır. Bugün bile Bernoulli'lerin soy ağacının devamı
araştırılırsa, yine birçok matematikçinin bulunabileceği
şüphe götürmez.
www.matematikgeometri.com

Bolzano (1781 - 1848)
Bernhard Bolzano, Çekoslovakya'nın Prag kentinde 5 Ekim 1781
günü doğdu. Babası bir İtalyan göçmeni ve küçük bir esnaftı.
Annesi de, Prag' da madeni eşya ile ilgilenen bir ailenin
kızıydı. Bolzano, Prag Üniversitesinde, felsefe, fizik,
matematik ve ilahiyat çalıştı. 1807 yılında Prag'da aynı
üniversiteye din ve felsefe profesörü olarak atandı. 1816
yılına kadar bu üniversitede başarılı dersler verdi. 1816
yılında, Hıristiyan kilisesince benimsenen inanç, duygu ve
düşünceye ters düştüğü için, bu inançlarından dolayı
suçlandı. 1820 yılında Avusturya hükümeti Bolzano'nun bu
yıkıcı ve kendileri için kırıcı olan konuşmalarından dolayı
onu ülkeden uzaklaştırdı. Bolzano, İtalyan asıllı bir Çek
filozofuydu. Aynı zamanda iyi bir mantıkçı ve çok iyi de bir
matematikçiydi. Bolzano, 1820 yılında daha çok akılcılıkla
suçlandı. Onun matematiğe dayalı bir felsefesi ve düşüncesi
vardı. Bu nedenle Kant'ın idealizmine karşı çıktı. Kendisi
aslında bir Katolik papazıydı. 1805 yılından sonra, Prag
Üniversitesinde din felsefesi okuttu. Matematikte, sonsuzluk
ve sonsuz küçükler hesabı üzerinde çalıştı. "Sonsuzluk
üzerine Paradokslar" adlı kitabı 1851 yılında yayınlandı.
Noktasal kümeler üzerine de çalışmaları olmuştur.
Bolzano'nun en acıklı yılları, 1819 ile 1825
yılları arasına rastlar. Prag Üniversitesince, tam yedi yıl
ders vermemek ve yayın yapmamak üzere cezalandırılır. Bu
üniversitece profesörlüğü de elinden alınır. Tüm bu
baskılara karşı onun yüksek kafası hiç durmadan çalışmıştır.
Analizde, geometride, mantıkta, felsefede ve din üzerinde
çok sayıda yayınını gerçekleştirmiştir. Bugün, analizde
bildiğimiz ünlü Bolzano-Weierstrass teoremini ilk kez
"Fonksiyonlar" adlı kitabında o kullandı. Fakat, teoremin
ispatını daha önceki çalışmalarında yaptığını ve kaynak
olarakta bu çalışmasını verir. Ancak, sözü edilen bu çalışma
ve kaynak bugüne kadar bulunamamıştır. Çok kullanılan ve
kendisinin de çok kullandığı bir teoremin ispatının Bolzano
tarafından verilmiş olması olasılığı çok fazladır. Zaten bu
teoreminin ispatı verilmeseydi Bolzano tarafından bu kadar
çok kullanılmazdı. Sonraki yıllarda bu teoremin ispatı tam
olarak Weierstrass tarafından verilmiştir. Bu nedenle bu
teorem analizde Bolzano - Weierstrass teoremi adıyla
bilinir.
Bolzano'nun temel çalışmaları, sonsuzlar paradoksu
üzerinedir. Bolzano'ya yayın yapma yasağı konduğu için,
yaşamı sürecinde bu eserlerini ne yazık ki
yayınlayamamıştır. "Sonsuzlar Paradoksları" adlı çalışması
ancak onun ölümünden iki yıl sonra 1850 yılında basılmıştır.
Bu çalışması, sonsuz terimli serilerin birçok özelliğini
içerir. Diğer birçok matematikçide olduğu gibi yaşam
sürecinde çok hırpalanan, şanssızlıklar ve baskılarla
horlanan Bolzano, 18 Aralık 1848 günü yine Prag'da öldü.
Bugün hala, sınırlı ve sonsuz her dizinin en az bir yığılma
noktası vardır teoremiyle anılır.
Bolzano, çalışmalarının birçoğu ile Weierstrass'a
benzer. Çalışmalarının birçoğu zaten bu yöndedir. Çok sayıda
ilginç ve kullanışlı fonksiyon örnekleri vardır. Bolzano'
nun kümeler kuramındaki çalışmaları da Cantor'a benzer.
Matematikteki özlü çalışmaları, sonsuzun paradoksu üzerine
yoğunlaşır. Bu buluşlarının tümü ölümünden sonra
yayınlanmıştır. Kendisi yayınlandığını görememiştir. Hiç bir
yerde türevlenemeyip salınım yapan, x=0 noktasında sürekli
olan fonksiyon örnekleri buldu ve bu fonksiyonların
grafiklerini çizdi. Fakat, Bolzano'nun ispatı tam değildi.
Ancak, bu soruya tam ve noksansız yanıtı veren fonksiyonu
yine Weierstrass buldu.
www.matematikgeometri.com

Boole (1815 - 1864)
2 Kasım 1815 yılında Lincoln'da doğan George Boole, basit
bir dükkancının oğluydu. O çağın İngiltere'sinde dükkancılık
oldukça aşağılanan bir meslekti. Kendi kendini yetiştiren bu
dahinin yüksek zekası en aşağı halk tabakasına verilmişti.
Bu zeka, kendi yağıyla kavrularak bulunduğu çevrede
kalacaktı. Bu deha, yüksek tabakaların okullarında da
okuyamazdı. Boole'un girmek istediği okulda Latince gibi
lüks dersler de okutulmuyordu. Servet ve para yönünden daha
aşağı düzeyde doğmuş olanların okulunda okumalıydı.
Kendisinin fakirlikten hiçbir zaman kurtulamayacağını bilen
ve oğluna kapalı kapıları açmak için elinden geleni yapmış
olan babasının sevgiyle dolu ve cesaret verici sözleriyle
Boole Latince'yi tek başına öğrendi. Bunun için babasının
bir arkadaşı olan küçük bir kitapçıya başvurmuş, fakat bu
adamcağız da çocuğa Latince'nin ilk gramer kurallarını
açıklayabilmişti. Boole on iki yaşına geldiği zaman
Horace'ın bir şiirini İngilizce'ye çeviri yapabilecek kadar
Latince'yi öğrenmişti. Çeviri tekniğini bilmeyen baba,
oğluyla gurur duyduğu için, bu çeviriyi bulundukları yerin
yöre gazetesinde yayınlatır. Okulda büyük bir gürültü kopar.
Bu gürültünün bir kısmı iyi ve bir kısmı da kötü yöndeydi.
Klasikler öğretmeni, on iki yaşındaki bir çocuğun
böyle bir çeviriyi yapabileceğini bir türlü kabul etmiyordu.
Bu çevirideki bazı yanlışlıklardan mahcup olan Boole,
dilbilgisi eksikliklerini tek başına doldurmaya karar verdi.
Bu sırada Yunanca'ya da başlamıştı.
Boole'un babası, oğluna okulunun üstünde matematik
dersleri vermiş ve optik aletlerin yapımıyla ilgisini
arttırmıştı. Fakat Boole, hala klasik çalışmalarının yüksek
mevkilerin anahtarı olduğunu düşünüyordu. Okulu bitirdikten
sonra ticaret derslerini izledi. Fakat, bu derslerin umduğu
gibi bir faydası olmadı. On altı yaşına gelince fakir
ailesine yardım etmek gerektiğini anladı. Bu nedenle de bir
ilkokulda ders vermeye başladı. Bu öğretmenliği tam dört yıl
sürdü. Fakat, rahat bir yaşama kavuşamamıştı. Serbest
meslekte çalışmayı düşünüyordu. Asker ve hukukçu da
olamazdı. İçinde bulunduğu öğretmenlikte pek iç açıcı
değildi. Geriye papaz olmak kalıyordu. Dört yıllık
öğretmenliği süresince Fransızca, Almanca ve İtalyanca
dillerini de tam olarak öğrenmişti.
Sonunda Boole, tutacağı yolu buldu. Babasının ona
vermiş olduğu ilk matematik dersleri artık meyvesini vermeye
başlamıştı. Boole, yirmi yaşına gelince bir özel okul açtı.
Burada matematik öğretmesi gerekiyordu. Babasından aldığı
derslerin faydasını gördü. O zamanın el kitaplarını gözden
geçirdi. Önce hayretle incelediyse de, sonra onlardan
tiksindi. Acaba büyük matematikçiler neler yapmışlardı? Abel
ve Galois gibi, büyüklerin kitaplarını okudu. Fazla bir
matematik bilgisi olmayanların okuyup anlayamayacağı kesin
olarak bilinen Laplace'ın "Gök Mekaniği" ni hiç kimsenin
yardımı olmadan okuyup anladı. Lagrange'ın "Analitik
Mekanik" adlı eserini tam anladı. Artık, kendisinin yolunu
çizmişti. İlk ilmi çalışması olan değişim hesabı yayınlandı.
Yine tek başına çalışmasının ürünü olan invaryantları
keşfetti. Zaten bu invaryantlar olmasaydı, rölativite
(bağlılık) kuramı olmazdı. Cebirsel denklemlerdeki
boşlukları doldurdu.
Boole'un yaşadığı dönemde, bir dergide adamın
olmadığı sürece bir çalışmanın yayınlatılması olanaksızdı.
Boole, bu bakımdan şanslıydı. Çünkü, 1837 yılında,
İskoçya'lı D.F.Gregory adında bir matematikçi , "Cambridge
Mathematical Journal" adında bir dergi çıkarıyordu. Boole,
derginin müdürüne çalışmalarının birkaçını verdi. Gregory bu
çalışmaların orijinalliğini ve yazış biçimini çok beğendi.
Yazıları yayınladı. Böylece, iki matematikçi arasında dostça
bir arkadaşlık ve mektuplaşmalar başladı ve hayatları
boyunca sürdü.
Modern cebir kavramı, Peacock, Herschel, De
Morgan, Dabbage, Gregory ve Boole sayesinde yerini aldı.
Boole, sembol ve işlemleri kullandı. Başlangıçta oldukça çok
gürültü kopardı ama, sonunda yerine oturdu. Boole, de
Morgan'ın hem hayranı ve hem de büyük bir dostuydu.
İngiltere'deki büyük matematikçilerle ya kendisi doğrudan ya
da mektupla haberleşiyordu. 1848 yılında "Mantığın Matematik
Analizi" adlı bir çalışmasını yayınladı. Bu eser,
matematikte yeni bir çığır açmış ve Boole da kesin bir üne
kavuşmuştu. Bu broşür, de Morgan'ın da takdirlerini topladı.
Bu eser, bundan altı yıl sonra ortaya çıkacak olan bir
çalışmanın müjdecisi olacaktı.
Boole'a, Cambridge'e gidip eski temellere dayanan
matematik derslerini okuması önerildi. O bunları dinlemedi.
İki büklüm bir vaziyette ailesini geçindirmek için
öğretmenliğe devam etti. Tüm bunlara karşın, araştırmaları
ve konferanslarıyla ünü günden güne yayılıyordu. İrlanda'da
Cork kentinde Queen's College yeni açılmıştı. Bu ün ona bu
College'e 1849 yılında matematik profesörü olarak atanmasını
sağladı. Fakirlikten gelen Boole, kendine açılan bu
olanakların değerini bildi. Bu arada kayda değer eserler
yayınladı. 1834 yılında, mantık ve olasılıklar üzerine büyük
bir eser yayınladı. Bu sırada tam otuz dokuz yaşındaydı. Bu
kadar derin orijinallikte bir eser meydana getirmesi için
oldukça gençti. Sürekli çalışıyor ve yeni yeni buluşları
gerçekleştiriyordu. Fakat, Boole'un bu matematiği uzun bir
süre ilerletilmedi. 1910 ile 1913 Yılları arasında Whitehead
ile Russel, Boole'un bu çalışmasını yeniden işlediler.
Sembolik mantığın amansız düşmanı Cantor'dur. Bu kuramı çok
eleştirmiştir. Halbuki, bu kuram onun kuramına da yardım
ediyordu.
Eserlerinin yayınlanmasından sonra çok yaşamadı.
Marie Everest ile evlendi. Gitmeye söz verdiği bir
konferansa yetişmek için yağmurlu bir günde sırılsıklam olup
yakalandığı bir zatürreden 8 Aralık 1864 günü elli yaşında
öldü. Daha sonra karısı Marie Boole, onun fikirlerini içeren
"Boole Psikolojisi" adı altında yayınlanan broşürde onu
anlatır. O, çok büyük bir eser verdiğinin farkında olarak
öldü.
www.matematikgeometri.com

Borel (1871 - 1956)
Felix Edouard Emil Borel; 7 Ocak 1871 günü Fransa'da Saint
Affrique denen küçük bir kasabada doğdu. Babası, Protestan
olan bu şehrin papazıydı. Annesi de, tüccar olan bir aileden
geliyordu. Borel ilk önce, 1889 yılında Ecole Normale girdi.
Bu okulu bitirince, Linne Üniversitesinde, Ecole Normale'de
ve Sorbonne'da matematik dersleri verdi. Analiz ve
olasılıklar kuramında oldukça önemli keşiflerde bulundu.
Aynı zamanda, oyunlar kuramının kurucusu kabul edilir. Üç
yüzün üzerinde ilmi makalesi yayınlandı. Bu makalelerin her
biri bir çığır açacak niteliktedir. Bunların içinde en
önemlilerinden biri analizde çok iyi bilinen ve çok
kullanılan Heine-Borel teoremidir. Bu sonuç, Borel
tarafından hazırlanan ünlü tezinin bir parçasıdır. Borel,
aynı zamanda Lebesgue tarafından geliştirilen Lebesgue
ölçümü kuramının ilk öncülerinden biridir. Borel'in, Borel
ölçülebilir kümeler üzerinde çalışmaları bir yerde
Lebesgue'e ilham vermiştir.
Borel, 1901 yılında Marguerite Appel ile evlendi.
Bu evlilikten hiç çocukları olmadı. 1924 ile 1940 yılları
arasında yoğun bir biçimde politika ile uğraştı. 1940
yılında Alman'lar tarafından kısa bir süre tutuklandı. 1955
yılında Brezilya'da toplanan ilmi bir toplantıya katıldı. Bu
toplantıdan dönerken gemide düştü. Yaşı da epey ilerlediği
için bu düşmede çok incindi. Kendini bu düşmeden sonra bir
türlü toparlayamadı. Bu tarihten tam bir yıl sonra, 3 Şubat
1956 yılında seksen beş yaşındayken Paris'te öldü.
www.matematikgeometri.com

Cartan (1869 - 1951)
Bir Fransız matematikçisi olan Elie Cartan, 1869 tarihinde
Dolomieu' da doğdu. 1912 yılında Sorbonne'da profesörlüğe
yükseltildi. 1924 tarihinden 1940 yılına kadar yüksek
geometri dersleri verdi. Çalışmalarının çoğu gruplar
kuramının incelenmesi ve uygulaması yönündedir. Sürekli ve
sonsuz grupların yapısıyla ilgili kuramı ve yeni evrenler
düşünülmesine yol açan genelleştirmeler ve uzaylar kuramını
kurdu. 1922 yılında ortaya attığı, hiç eğrilik göstermeyen
tamamen paralel bir uzay kavramı, en önemli buluşlarından
sayılır. Cartan'ın bu çalışmalarından haberi olmayan
Einstein, 1828 yılında aynı gerçekleri yeniden buldu. Çok
sayıda yayını ve kitapları olan Cartan, 1951 yılında
Paris'te öldü.
www.matematikgeometri.com

Cauchy (1789 - 1857)
İlk büyük Fransız matematikçisi Auguston Louis Cauchy,
Bastille'in işgalinden altı haftadan az bir zaman sonra
Paris'te 21 Ağustos 1789 günü doğdu. İhtilal çocuğu eşitlik
ve hürriyete olan borcunu yoksulluk içinde büyüyerek ödedi.
Yarı açlık içinde ancak babasının iş bilmesi ve aklını
kullanması sayesinde yaşadı. Babası, parlamentonun
avukatıydı. Okumuş aydın biriydi. Katolik'ti. Bastille
düştüğünde giyotinden nasıl kurtulduğunu Allah bilir.
İhtilal döneminde polisti. İhtilalden iki yıl önce kendisi
gibi dindar, çok iyi bir kadın olan Maria Madeleinc Desestre
ile evlendi. Bu evlilikten altı çocuk oldu. Bunların ikisi
erkek ve dördü de kızdı. Bunların en büyüğü Cauchy'ydi.
İhtilal sonrasında aile Arcueil köyüne taşındı. Tam on bir
yıl burada kaldılar. Cauchy, çocukluğunda kötü beslendiği
için sıhhati hiç bir zaman iyi gitmedi. Başlangıçta iyi bir
eğitim gördü. Dindardı. Bu yüzden başına çok belalar da
geldi. Yine Abel'e göre, Cauchy tutuculuğu seven bir ilim
adamıydı. Weierstrass ve Hermite'te Katolik'ti. Cauchy, ilk
dini eğitimi annesinden aldı. Zaten ihtilal döneminde
okullar kapanmıştı. Zamanın ihtilalci yönetimi okuyanları
sevmiyorlar, bilginleri ve kültürlü adamları yoksulluk
içinde bırakıyorlardı veya giyotine sevk ediyorlardı.
Arcueil köyünde matematikçi Laplace ve kimyacı
olan Berthollet (1748-1822) kapı komşuydular. İlişkileri de
iyiydi. Berthollet kesinlikle bir yere gitmezdi. Laplace
biraz daha alçak gönüllüydü. Bir gün fakir komşusunun evine
gitti. İyi beslenmemiş, kitaplar ve defterler içinde cezalı
bir çocuk gibi gömülmüş zayıf Cauchy'yi görünce hayrete
düştü. Az zamanda çocuğun matematik yeteneğini anladı. Ona,
kendisine iyi bakmasını önerdi.
Birkaç yıl sonra aynı Laplace, Cauchy'nin seriler
hakkındaki konferanslarını dinlemeye çağrıldığı zaman,
delikanlının serilerin yakınsaklığı hakkındaki keşiflerinin,
kendi gök mekaniğinin büyük binasını yıkmasından korkuyordu.
Çünkü, ya kendi serileri ıraksaksa diye düşünüyordu. Bu
korkulu konferanstan sonra eve geldi ve hesaplarının tümünü
teker teker gözden geçirdi. Hemen hemen küresel olan
yerkürenin yörüngesi biraz daha eliptik olsaydı, Laplace'ın
dayandığı seri de ıraksak olacaktı. Bereket versin ki,
Laplace'ın, korktuğu başına gelmedi ve rahat bir nefes aldı.
Laplace, kendi serilerinin yakınsaklıklarını Cauchy'nin
yakınsaklık ölçütleriyle teker teker kontrol ettikten sonra
ancak aklı başına geldi. Çünkü, büyük Laplace tehlikeyi
görmüş ve daha önce oldukça dikkatsiz adımlar atmıştı.
Şimdi, Cauchy'nin ölçütleri onu rahatlatmıştı.
1 Ocak 1800 günü, Paris'le İlişkisini kesmemiş
olan Cauchy'nin babası, senato katibi oldu. Bürosu
Luxembourg sarayındaydı. Bir köşeyi de oğluna ayırmıştı. O
zaman Polytechnique'te profesör olan Lagrange sık sık
katiple konuşmaya gelirdi. Cauchy ile burada karşılaşan
Lagrange, Laplace gibi çocuğun matematiğine ve onun
matematik yeteneğine hayran kaldı. Bir gün Laplace ve
başkalarının huzurunda Lagrange, köşede çalışan genç
Cauchy'yi göstererek, "Bu delikanlıyı görüyor musunuz? O,
matematikte hepimizi geçecektir" dedi.
Lagrange, nazik ve zayıf olan fakat çok çalışkan
Cauchy'ye on yedi yaşına kadar yüksek matematik kitabının
verilmemesini söyledi. Aslında, bu da yanlıştı. Çünkü, dahi
bir kimse için bilgi kısıtlaması söz konusu olamaz.
Kısıtlama veya sıkma onu o yoldan alıp yok olmasına neden
olabilir. Cauchy , on üç yaşına kadar babasının yanında
eğitim gördü. Daha sonra Ecole Centrale du Pantheon'a girdi.
Bu okulda, Yunanca, Latince ve bu dillerin edebiyatlarında
açılan yarışmaların tüm ödüllerini alarak okulda bir
kahraman oldu. Bu okuldan ayrıldıktan sonra on ay iyi bir
öğretmenle matematik çalıştı. 1805 yılında on altı
yaşındayken Polytechnique okuluna ikincilikle girdi. Orada
dini görevlerini yerine getirirken arkadaşları kendisi ile
alay ediyordu. Bu alaylara bazen aldırmıyor bazen de onları
imana getirmeye çalışıyordu. 1807 yılında mühendis okuluna
geçti. 1810 yılında bu okulu bitirdi. Üç yıl Napolyon'un
ordusunda askeri mühendis olarak Cherbourg'ta çalıştı.
Cherbourg'a, Laplace'ın, Lagrange'ın, Kempis'in ve
Virgilus'ün birer kitabını götürmüştü. Lagrange'ın eseri
sayesinde, onun eserindeki hatalardan uzak bir fonksiyonlar
kuramı kurmayı tasarladı. Boş zamanlarında aritmetikten
başlayıp astronomiyi bitirdi. Bazı ispatları sadeleştirerek
matematiğin tüm kollarını gözden geçirdi. Terör, savaşlar,
yenilgiler, ihtilaller ve karşı ihtilaller devrinin
matematikçisi olan Cauchy de bu olaylardan, kurtulamadı.
Fakat, yine de bir şeyler yapmaya çalıştı. Birincisi,
analize yakınsaklık ölçütünü getirerek analizi sıhhate
kavuşturdu. En önemli atılımlarından birisi buydu. İkincisi,
olasılıklar analizi ve gruplar kuramını kurmasıdır. Üçüncüsü
de, karmaşık fonksiyonlar kuramıdır.
1812 yılında Moskova yenilgisi, 1813 yılında Prusya ve
Avusturya'ya karşı Leipzig yenilgisi, Napolyon'u
İngiltere'yi işgalden vazgeçirdi. Bu hazırlıklarda Cauchy de
bulunuyordu. Cherbourg' daki inşaatlar yavaşladı. Cauchy çok
çalışmaktan bitkin bir halde yirmi dört yaşında 1813 yılında
Paris'e geri döndü. Bu sırada en verimli yaşındaydı. Çok
yüzlü geometrik şekiller, simetrik fonksiyonlar ve bunlarla
ilgili eserini verdi. Cauchy'nin bu eserleri basıldı ve çok
taktir toplayarak Cauchy'nin bir anda ünlü olmasını sağladı.
Legendre, Cauchy'nin bu çalışmasına devam etmesini istedi.
İkinci eseri Ocak 1812 tarihinde basıldı. Sübstitüsyonlar
kuramı, sonlu gruplar ve işlem grupları üzerindeki
çalışmaları çok etkili oldu. Permütasyon grupları üzerine
makaleler yazdı. Alt gruplar, grupların ve alt grupların
sıraları arasındaki bağlılıkları inceledi. Grup tabloları
onun en ilginç çalışmalarını gösterir. Katı cisim dönmeleri
ve simetrilerin oluşturduğu gruplar hep Cauchy'nin
çalışmalarının ürünleridir. Sonlu, sonsuz ve devirli gruplar
üzerinde çalıştı. Bunların atom ve kristal yapılara
uygulanmasını verdi. Permütasyonların devirlerini yazdı.
1816 yılında yirmi yedi yaşındayken, hayatta olan
matematikçilerin en önde gelenlerinden, biri oldu. Tek
rakibi, kendisinden on iki yaş büyük olan ve çok az konuşan,
yaptıklarını saklayan ve yayınlamayan Gauss'tu.
1814 yılında, karmaşık fonksiyonlar kuramını
geliştirdi. Bugün, Cauchy teoremi adıyla bilinen ünlü
teoremi ifade ederek ispatladı. Bu alanda integraller ve
bunların hesaplanma yöntemleri yine Cauchy tarafından
verildi. Bu sahadaki eseri 1827 yılında basıldı. Akademi ve
Polytechnique'e 80 ile 300 sayfalık orijinal eserler
yağdırıyordu. 1815 yılında, Fermat'ın bir teoreminin
ispatını verdi. 1816 yılında sıvılar üzerinde dalgaların
yayılmasının kuramını içeren yapıtıyla Akademi ödülünü aldı.
1815 yılında Polytechnique'te analiz öğretmeni ve az sonra
da profesör oldu. Sorbonne'a ve College de France'a girdi.
Her işte başarılı oluyordu. Akademiye haftada iki çalışma
sunduğu oluyordu. Geliştirdiği ve yaptığı çalışmaları
öğrenmek için Avrupa'nın her yanından matematikçiler
geliyordu. 1816 yılında Akademiye başkan seçildi.
1818 yılında Aloise de Bure ile evlendi. Karısı,
görgülü, bir ailenin kızıydı. Cauchy gibi o da Katolik'ti.
Bu evlilikten iki kızı oldu. Tam kırk yıl eşi ile çok mesut
evlilik hayatı sürdürdü. Laplace ve diğerlerinin önerisi ile
1821 yılında Polytechnique için çok şahane bir analiz kitabı
yazdı. Bu kitapta, limit, süreklilik, diferansiyel, integral,
dizi, seri, dizilerin ve serilerin yakınsaklığı hakkında çok
güzel konularda kendini gösterdi. 1826 ile 1830 yılları
arasında "Matematik Alıştırmaları" adlı bir dergi çıkardı.
Çok aranan ve tutulan eserler yayınladı. 1835 yılında
Akademinin "Comptes Rendus" adlı haftalık bültenini çıkardı.
Cauchy bu dergiye makaleler yağdırıyordu. Eserlerinin basma
masraflarının artmasından dolayı dört sayfadan fazla makale
kabul edilmemesi kısıtlaması, Cauchy' nin kalemini
yavaşlattı. Sayılar hakkında 300 sayfalık bir çalışmasını
dışarıda, bastırmak zorunda kaldı.
1830 yılı ihtilali yine Cauchy'nin huzurunu bozdu
ve rahatını kaçırdı. Ailesini Paris'te bırakarak, Akademiye
istifa dilekçesini vermeden İsviçre'ye gitti. Sardunya Kralı
ona Torino'da fizik matematik kürsüsünde bir yer verdi.
Cauchy bu görevi kabul etti ve kısa sürede İtalyanca 'yı
öğrendi. Bundan sonraki derslerini ve konferanslarını bu
dille verdi. Çok çalışmaktan dolayı hastalandı. İtalya'ya
yaptığı seyahatte iyi oldu. Papayı ziyaret etti. Sonra,
yeniden Torino'daki görevine döndü. Cauchy'i ödüllendirmek
isteyen Charles, aslında ona çok kötülük yaptı. 1833
yılında, on üç yaşındaki oğlunun eğitim ve öğretimi için
görevlendirdi. Cauchy, ertesi yıl ailesini yanına getirtti.
Sabahtan akşama kadar çocukla beraberdi. Sanki bir dadı
olmuştu. Çocuktan boş kalan kısa zamanlarda bile odasına
koşuyor, birkaç formül yazıyor ve bir paragraf ekliyor ve
yine çocuğun yanına dönüyordu. Burada yaptığı en önemli
çalışma, ışığın dağılması hakkında yapılan buluşudur.
Cauchy, küçük öğrencisinden 1838 yılında
kurtulduğunda elli yaşındaydı. Kraldan izin alarak Paris'e
döndü. Yeniden koltuğuna oturdu. Bundan sonraki matematik
çalışmaları daha hızlı oldu. Sanki dinlenmişti. Bundan
sonraki matematik çalışmaları her sahayı içeriyordu.
Matematiğin tüm kollarında, mekanikte, fizik ve astronomide
olmak üzere ve çoğu da çok kalın olmak koşuluyla 500 taneden
fazla eser yazdı. Çok yönlü ve çok çalışkan bir
matematikçiydi.
Bu kadar çok eser vermeye ve bu kadar çok
çalışkan olmasına karşın, dertleri yine bitmedi. College de
France'ta bir yer boşalmıştı. Cauchy hemen buraya seçildi.
Yemin etme nedeniyle hükümetle ve yöneticilerle arası
açıldı. Yemini kabul etmediğinden yine açıkta kaldı. Daha
sonra hükümet hata yaptığını anladı ve Cauchy de görevinde
kaldı. Cauchy, tam dört yıl hükümete arkasını çevirip
çalıştı. Ailesinden aldığı terbiyeden olacak, Fransız
Hristiyanlığı'nın inatçı bir Don Kişot'u gibi bir davranış
gösteriyordu. Bu davranışıyla hükümeti bile güç durumlara
düşürdüğü oluyordu. O, dini için eziyetler çekmiştir.
Arkadaşları tarafından iki yüzlü burjuva olarak suçlanmasına
karşılık hürmete değer bir matematikçiydi. Abel'e karşıda
iyi ve namuslu davranmamıştı.
Cauchy'nin en önemli çalışmalarından biri de bu
devreye aittir. Leverrier, 1840 yılında Akademiye bir
çalışma sundu. Hesaplar o kadar fazlaydı ki, bunları
incelemek olanaksızdı. Cauchy , hesapların doğru olduğunu
gerçeklemek için çalışmayı incelemeyi kendisi istedi. Cauchy,
Leverrier'in hesaplarını adım adım izleme yerine,
kestirmeden giderek, eseri gerçekleyecek ve az zamanda
geliştirilebilecek yeni yöntemler buldu. Hükümetle olan
kavgası 1843 yılında daha da kızıştı. Cauchy bu sıralarda
elli yaşındaydı. Bakan, kamuoyunun alayı olmayı göze
alamadığı için, Cauchy'nin yerine başka birinin seçilmesini
emretti. Cauchy kendisini mertçe savundu. Onun bu
savunmaları Galile zamanında olsaydı kendisi şüphesiz
yakılırdı. Her gelen hükümetin kendisinden istediği
yeminleri cesaretle kabul etmedi. Bu davranışları bazı
hallerde hükümetleri bile güç durumda bıraktı. 1848 yılında,
Cauchy'den bu yemini isteyen hükümet iş başından kovuldu.
Yeni gelen hükümetin ilk işi de bu yemini kaldırmak oldu.
Cauchy'nin hayatı ve karakteri bize zavallı Don Kişot'un
hayatı gibi heyecan verir. Bu davranışlarından dolayı
kendisine Don Kişot takma adı bile yakıştırılmıştır.
1852 yılında III. Napolyon yönetimi ele alınca
yeniden yemin koydu. Yalnız bu yeminden Cauchy'ye ayrıcalık
tanındı. Cauchy bu ayrıcalığa teşekkür bile etmedi. Hiç bir
şey yokmuş gibi derslerine devam etti. Bundan sonra da
Sorbonne'un şerefi oldu. Cauchy'nin ilginç bir yanı da,
duygusal olmasıydı. O, matematikten ayrıldığında, aklı
yerine duygusal yanlarına göre hareket ediyordu. Bu davranış
onda çok görülürdü. Bu nedenle, bazı tutarsız davranışlara,
hatta bazen onu felaketlere götürüyordu. Hıristiyanlık,
Müslümanlık ve politik konularda çalkantılı devirler
yaşamıştır. Bir zaman cizvitleri tutmuş ve onları
desteklemiştir. Sonuçta, Mayıs 1860 tarihinde toplu insan
öldürülmesi olayı olmuştur.
Cauchy, eserlerini çok acele yazdığından, bu
çalışmaları çok eleştirilmiştir. Çok eser vermiştir.
Eserlerinin tümü 789 ayrı çalışmadır ve hepsi yirmi dört
cilt kadar tutar. Fakat, bu kadar eser veren bir kimsede bu
kadar kusuru hoş görmek gerekir. Yaşamı ve hayatı çok
sadeydi. Onun iki şeyi vardı. Matematik ve din. Matematik ve
dinden başka her şeyde sınır gözetirdi. Kendisini ziyarete
gelen Lord Kelvin'i bile Katolik yapmak için uğraşacak kadar
saf ve temiz duyguluydu. Gauss'un tersine, kendisini çok
üstün görüyordu. Bu nedenle yakınlarını kırıyor ve son
yıllarını kavgalarla geçiriyordu. İnatçı bir davranışı
vardı. Gürültücülere şiddetle karşı gelirdi. Haklı ya da
haksız olsun, kendi görüşünde ısrar ederdi. Bu davranışı
yüzünden arkadaşları kendisini pek sevmezdi.
Akademiye seçilecek adaylara ilmi otoritesine göre
oy verilmesi neredeyse bir gelenekti. Cauchy bu oylarını,
dini ya da siyasi görüşü doğrultusunda verdiği söylenir.
Şüphesiz, bu davranışın doğru olup olmadığını bilemiyoruz
ama, tutumu yüzünden en azından böyle bir kanı etrafında
bırakıyordu. Son yılları bu nedenle biraz acıklı geçmiştir.
Cauchy , 23 Mayıs 1857 günü altmış sekiz
yaşındayken birden bire bronşitten öldü. Bu bronşiti
geçirmek için dinlenme yerine çekilmişti. Orada ölümüne
neden olan bir hummaya tutuldu. Aslında ölümü hiç
beklemiyordu. Ölümünden, birkaç saat önce, Paris baş
piskoposuna yapacağı iyiliklerden söz ediyordu. Yaşamı
boyunca iyilik yapmayı çok sevmişti. Papaza son sözleri
"İnsanlar gelip geçer, fakat eserleri kalır" dedi ve öldü.
Gerçekten, Cauchy'nin eserleri bugün üniversitelerde
yaşamaktadır.
Fonksiyonlar kuramında da çok yenilikleri olan
Cauchy, Cauchy-Riemann denklemleri, Cauchy teoremi, Cauchy
integral formülü ve Cauchy esas değeri buluşları
sayılabilir. Bu saydığımız bağıntılar oldukça genel
buluşlardır. Karmaşık analizde çok uygulaması olan çok derin
konuları içine almaktadır. İstenildiği kadar da genişletilip
ilmin diğer dallarına uygulanabilirliği vardır.
www.matematikgeometri.com

(1829 – 1900)
Bir Alman matematikçisi olan Elwin Bruno Christoffel, 1829
tarihinde Montschau, Rheinland'de doğdu. Önce Zürich
Polytechnicum'unda, sonra Berlin ve Strasbourg
Üniversitelerinde matematik profesörü olarak çalıştı.
Özellikle; Abel fonksiyonları, cebirsel fonksiyonlar,
parçalı türevli denklemler ve diferansiyel geometri üzerinde
çalışmalarda bulundu. Riemann ile birlikte matematiğe tensör
kavramını getirdiler ve tensör hesabı üzerinde çalıştı. 1900
yılında Strasbourg'da öldü.
www.matematikgeometri.com

Cramer (1704 - 1752)
İsviçre'li bir matematikçi olan Gabriel Cramer, 1704 yılında
Cenevre'de doğdu. Cenevre'de matematik ve felsefe
profesörlüğü yaptı. Berlin akademisine ve İngiliz Kraliyet
Akademisine üye seçildi. "Cebirsel Eğrilerin Analizine
Giriş" adlı kitabı 1750 yılında yayımlandı. Cramer'in bu
kitabı, analitik geometri alanında yazılan ilk kitaplardan
biridir. Cramer'in en büyük hizmetlerinden biri de, Jean ve
Jacques Bernoulli'nin tüm kitaplarıyla, Leibniz'in "Commerciu
Epistolcum" adını taşıyan mektuplarını bir araya getirerek
toplu halde yayınlaması olmuştur. Bugün, denklem
sistemlerinin çözümünde kullanılan Cramer kuralı oldukça
kolaylık sağlar. Matematiğin gelişmesinde büyük katkıları
olan Cramer, 1752 yılında Bagnols'da öldü.
www.matematikgeometri.com

d'Alembert (1717 - 1783)
Jean Le Rond d'Alembert adı, Notre Dame de Paris yöresinde
küçük bir kilisenin adı olan Saint-Jean-Le Rond'tan
gelmektedir. Chevalier Destouches'in gayri meşru oğlu olan
d'Alembert, annesi tarafından gizlice Saint-Jean-Le Rond
kilisesinin basamaklarına bırakılmıştı.
Çocuğu sabahın erken saatlerinde kilisenin
basamakları üstünde mışıl mışıl uyurken, kiliseye gelen
papaz buldu. Hava oldukça da karanlıktı. Sabahın soğuğu
iliklerine kadar işlemişti. Kilise avlusunun kapısını açtı
ve yavaş adımlarla merdivenlere doğru yaklaştı. Basamakların
üzerinde karanlık bir şey gördü. Köpek veya yabani bir
hayvan olabileceğini düşündü ve biraz da korktu. Biraz daha
yaklaşınca karartının hareket etmediğini ve hayvan
olmadığını anladı. Kafasından bazı düşünceler bir film
şeridi gibi süratli bir biçimde geçti. Acaba bu ne
olabilirdi? Merdivenlere doğru tırmandı ve karartıyı artık
iyice seçebiliyordu. Örtünün bir ucunu kaldırdı. Bir de ne
görsün, minicik bir yavrucak annesinin sütünü yeni emmiş
gibi mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünün açılmasıyla sabahın
soğuğu ciğerlerine kadar girdi. Arka arkaya bu temiz havayı
burnundan çekti ve bol bol oksijeni teneffüs etti. Soğuk onu
biraz rahatsız etti. Hava da iyice aydınlanmıştı. Çocuğun
yüzü iyice fark edilebiliyordu. Yavaşça kucağına aldı ve
merdivenlerin basamaklarını dikkatlice çıktı. Cebinden
çıkardığı anahtarla kapıyı açtı ve bir eliyle de bebeği
uyandırmamak için tüm gayretlerini harcadı. Kendi odasına
girdi. çocuğu masanın üzerine yatırdı. Kilisenin içi de
soğuktu. Sobayı yaktı ve odayı ısıttı. Bu tatlı ve güzel
bebek uyandığında saat 10'u geçiyordu.
Belediye ilgilileri, çocuğu fakir bir camcının
karısına verdiler. Bu hayırsever, fakir fakat sevgisi ve
şefkati zengin olan kadın da bu küçücük ve kimsesiz yavruya
kendi çocuğu gibi baktı ve büyük bir dikkatle onu büyüttü.
Daha sonra annesinin ve babasının kim olduğu anlaşıldıysa da
bu iyilik sever kadından çocuğu ne almaya ne de istemeye
gelen oldu. Yalnız, Chevalier, o zamanın kanunlarına göre
gayri meşru oğlunun eğitim ve öğretim parasını ödemeye
mecbur edildi. Kilise de peşini bırakmıyordu. Bu olayı ve bu
aileyi d'Alembert büyüyünceye kadar öğrenemedi. Kendi annesi
ve babasından daha ileri sevgi ve şefkatle büyütüldü.
Oldukça da sıhhatli ve gürbüzdü.
D'Alembert'teki matematik dehası uyanmaya
başlayınca, oğlunun oturduğu yeri ve evi bilen öz annesi onu
memnuniyetle yanına alacağını ve bakacağını bildirdi. Küçük
ve akıllı d'Alembert, "Sen benim üvey annemsin. Camcının
karısı benim asıl annemdir" diyerek onun bu önerisini geri
çeviriyordu. Onu dünyaya getiren öz annesi ve babası gibi, o
da onları unuttu. Bir daha da adlarını andığı görülmedi.
Onun annesi ve babası, o fakir camcı ve onun karısıydı.
D'Alembert ünlü olduğu zaman bu ailesini unutmadı.
Kendisine bakan, onların sevgileriyle büyüyen camcının
ailesini kendi ailesi olarak kabul ettiğinden, fakir olan bu
ailenin rahatlık içinde yaşamalarını sağladı. Bu aile yine
kendi küçücük evlerinde kalmayı uygun buldular.
D'Alembert'te manevi anne ve babası olan camcı ailesini öz
annesi ve öz babası ilan etti. Yaşam süreci boyunca da
onlarla övündü ve onlara baktı.
D'Alembert artık bir saray matematikçisi ve ünlü
biriydi. Gece ve gündüzlerin uzaması veya kısalması
probleminin çözümünü tam olarak d'Alembert verdi. En önemli
eseri, parçalı diferansiyel denklemler üzerinedir.
Özellikle, titreşen tellere ait buluşu çok önemlidir.
Serilerin yakınsaklığına ait d'Alembert ölçütü onundur.
Kendi adıyla anılan çok sayıda teoremleri vardır.
D'Alembert, genç dostu Lagrange'ı güç ve önemli
problemleri çözmeye yöneltiyor, olanaklar ölçüsünde ona bir
ağabey gibi davranıyordu. Beraber bir arada olduklarında
sözlerle ve ayrı olduklarında da mektuplarla, mide
rahatsızlıkları olan Lagrange'a önerilerde bulunuyordu.
Mekanikte çok önemli buluşları olan Fransız matematikçisi
d'Alembert'in, dalga denklemi ve bu problemin kendi adıyla
bilinen çözümü ünlüdür.
D'Alembert'i yaşatan en önemli buluşlarından biri
de biraz önce adını andığımız d'Alembert ya da genel
matematikte adı çok geçen bölüm ölçütüdür. Sonsuz terimli
serilerin yakınsaklığı, yakınsaklık bölgesini ve yakınsaklık
yarıçapını bulmak için bundan daha kullanışlı bir formül
bulunamamıştır. Yine bu ölçütle, serilerin analitik
bölgelerini kolayca bulabiliriz. D'alembert, genel
matematiğin kurucularından biri olarak bilinir ve biri
olarak kabul edilir.
www.matematikgeometri.com

De L'Hôpital (1661 - 1704)
L'Hôpital, amatör bir Fransız matematikçisidir. 1661 yılında
Paris'te doğmuştur. Asil bir Fransız ailesinden gelir.
Johann Bernoulli'nin yönetiminde çalışmış ve kendisini
yetiştirmiştir. L'Hôpital çok kabiliyetli bir matematikçiydi
ve brachystochrone adı verilen problemi çömüştür.
L'Hôpital 'in en ünlü eseri 1692 yılında yazmış
olduğu "Analyse des infiniment petits pour l'intelligence
des lignes courbes" dir. Bu eser aynı zamanda diferansiyel
analiz üzerine yazılmış ilk ders kitabıdır. Bizim analizde
bugün kullanmış olduğumuz ve L'Hôpital kuralı olarak
bildiğimiz, "rasyonel fonksiyonların limit durumunda pay ve
paydasının sıfır olması halinde uygulanan kural" yine bu
kitapta yer almaktadır.
L'Hôpital 2 Şubat 1704 yılında Paris'te ölmüştür.
www.matematikgeometri.com

Dedekind (1831 - 1916)
Bir hukuk profesörü olan Julius Levin Ulrich Dedekind'in
dört çocuğundan en küçük olan Julius Wilhelm Richard
Dedekind, Gauss'un doğduğu yerde, 6 Ekim 1831 günü
Brunswich'te doğmuştur. Richard, yedi yaşından on altı
yaşına kadar doğduğu kentin Gymnasium'unda okudu. Erken
yaşlarda matematik dehası pek görülmedi. Onun ilk aşkları
fizik ve kimya olmuştur. Matematiğe, ilimlerin hizmetçisi
gözüyle bakıyordu. Asıl yolunu bulmakta da gecikmedi. Daha
on yedi yaşındayken, fiziğin kullandığı düşüncelerde birçok
sakatlıklar keşfetti ve daha az eleştirilere uğrayan
matematiğe döndü. Çünkü, onun attığı her adım sağlam
olmalıydı.
1848 yılında, Gauss'un Caroline Kolejine
girmiştir. Bu kolejde, analitik geometri, ileri cebir,
diferansiyel ve integral hesabı ve yüksek mekaniği öğrendi.
1850 yılında Göttingen Üniversitesine girdiği zaman, ileri
çalışmalar yapabilecek düzeyde ciddi bilgisi vardı. Buradaki
öğretmenleri, sayılar kuramı üzerinde pek çok yazısı olan
Moritz Abraham Stren (1807-1894), Gauss ve fizikçi Wilhelm
Weber oldular. Bu öğretmenlerinden, diferansiyel ve integral
hesap, yüksek aritmetik, en küçük kareler yöntemi, yüksek
jeodezi ve genel fizik üzerinde sağlam temeller aldı. Buna
karşın, burada da çok şeyler öğrenmediğinden yakınıyordu.
Doktorasını verdikten sonra birçok konuyu öğrenmek için
kendi kendine iki yıl çalıştı. Halbuki bu dersler, Berlin'de
Jacobi, Steiner ve Dirichlet tarafından parlak bir şekilde
okutuluyordu. Dedekind, 1852 yılında yirmi bir yaşındayken,
Euler'in integralleri üzerinde kısa bir tezle Gauss'tan
doktorasını ve ünvanını aldı. Tez kısa ve bağımsız gibi
görülüyordu ama, sonuç hiçte öyle değildi. Onun ne olduğunu,
ileride neler getireceğini, Gauss'un görüp görmediğini kesin
olarak bilemiyoruz. Görmüş olacağı umulabilir.
Dedekind, 1854 yılında Göttingen'e yardımcı doçent
olarak tayin edildi. Bu görevde dört yıl kaldı. Gauss, 1855
yılında ölünce Dirichlet Berlin'den Göttingen'e taşındı.
Dedekind, Dirichlet'in önemli derslerini üç yıl izledi.
Dirichlet'in sayılar kuramına ait eserine kendi cebirsel
sayılar kuramını da on birinci bölüm olarak katarak
bastırdı. Bu sırada mesleğine yeni başlayan Riemann'la dost
oldu. Dedekind'in dersleri genel olarak hafifti. Yalnız iki
öğrencisine 1857 ile 1858 yıllarında Galois denklemleri
kuramı dersini verdi. Bu, Galois kuramının bir üniversitede
resmi bir ders olarak verilişi ve öğrenciler tarafından ilk
kez alınışıdır. Cebir ve aritmetikte, grup kavramının temel
önemini ilk kavrayanlardan biri Dedekind'tir.
Dedekind, yirmi altı yaşındayken, Zürih
Politekniği'ne 1857 yılında profesör olarak atandı. Beş yıl
burada kaldıktan sonra, 1862 yılında Brunswick'e dönerek
teknik okula profesör oldu. İşte, burada tam elli yıl gibi
uzun bir süre profesörlük yaptı. Kummer gibi Dedekind de çok
uzun süre yaşamış ve ölümünden pek az bir zaman öncesine
kadar da matematikle uğraşmıştır. 12 Şubat 1916 günü
öldüğünde, bir nesilden beri, bir matematik klasiği olmuş
bulunuyordu. Dedekind'in dostu ve bazı eserlerinde onun
izinden giden Edmund Landau, 1917 yılında onun anısına
yapılan ölüm yıl dönümünde şöyle diyordu. "Richard Dedekind,
yalnız büyük bir matematikçi değil, eski ve yeni tüm
matematik tarihinin tam anlamıyla büyük olanlardan biri,
büyük çağın son kahramanı, Gauss'un son öğrencisiydi. O da
kırk yıldan beri klasik olmuştur. Onun eserlerinden yalnız
biz değil, bizim öğretmenlerimiz ve öğretmenlerimizin
öğretmenleri de çok şey öğrenmişlerdir."
Dedekind, ölümü olan 1916 yılına kadar fikir
tazeliğini ve vücut sağlamlığını korumuştur. Hiç
evlenmemiştir. Romancı olarak tanınan kız kardeşi Julie'nin
1914 yılında ölümüne kadar onunla oturmuştur. Öteki kız
kardeşi Matilda 1860 yılında öldü. Erkek kardeşi tanınmış
bir hukukçu olmuştu. Yaşamının tüm çerçevesi hemen hemen bu
kadarıyla biliniyor. Halbuki, onun irrasyonel sayıları
kuruşunu, Dedekind kesimleri olarak tüm öğrenciler bilirler.
Ölümünden önce de o kahramanlaşmıştı. Ölümünden on iki yıl
önce, 4 Eylül 1899 günü öldüğünü yazmışlardı. Kendi anı
defterine, o günü çok sıhhatli, sağlıklı ve yemekte Halle'li
dostu Georg Cantor'la beraber geçirdiğini ve çok güzel ilmi
bir konuda konuşarak yemek yediklerini yazıyordu.
Dedekind'in çalışmaları genel olarak sayılar
kuramı üzerine geçmiştir. En önemlilerinden biri irrasyonel
sayılarla olan Dedekind kesimidir. 1872 yılında "Süreklilik
ve İrrasyonel Sayılar" adlı eseri basıldı. Kesim kavramı
kısaca şudur. Bu kesim, rasyonel sayıları iki kümeye ayırır.
Buna göre, birinci kümedeki tüm sayılar ikinci kümedeki
sayılardan küçüktür. Eğer böyle bir kesim rasyonel bir
sayıya karşılık gelmiyorsa, bu kesim bir irrasyonel sayı
tanımlar. Bu kesime de karşı çıkıldığını hemen belirtelim.
12 Şubat 1916 yılında öldü.
www.matematikgeometri.com

Euclid (M.Ö. 325 - M.Ö. 265)
Rönesans sonrası Avrupa'da, Kopernik'le başlayan, Kepler,
Galileo ve Newton'la 17. yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel
devrim, kökleri Helenistik döneme uzanan bir olaydır. O
dönemin seçkin bilginlerinden Aristarkus, güneş-merkezli
astronomi düşüncesinde Kopernik'i öncelemişti; Arşimet
yaklaşık iki bin yıl sonra gelen Galileo'ya esin kaynağı
olmuştu; Öklid çağlar boyu yalnız matematik dünyasının
değil, matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde
özenilen, yetkin bir örnekti. Öklid, M.Ö. 300 sıralarında
yazdığı 13 ciltlik yapıtıyla ünlüdür. Bu yapıt, geometriyi
(dolayısıyla matematiği) ispat bağlamında aksiyomatik bir
dizge olarak işleyen, ilk kapsamlı çalışmadır. 19. yüzyıl
sonlarına gelinceye kadar alanında tek ders kitabı olarak
akademik çevrelerde okunan, okutulan Elementler'in, kimi
yetersizliklerine karşın, değerini bugün de sürdürdüğü
söylenebilir .
Egeli matematikçi Öklid'in kişisel yaşamı, aile
çevresi, matematik dışı uğraş veya meraklarına ilişkin hemen
hiçbir şey bilinmemektedir. Bilinen tek şey; Iskenderiye
Kraliyet Enstitüsü'nde dönemin en saygın öğretmeni; alanında
yüzyıllar boyu eşsiz kalan bir ders kitabının yazarı
olmasıdır. Eğitimini Atina'da Platon'un ünlü akademisinde
tamamladığı sanılmaktadır. O akademi ki giriş kapısında,
''Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri alınmaz!''
levhası asılıydı.
Öklid'in bilimsel kişiliği, unutulmayan iki
sözünde yansımaktadır: Dönemin kralı I. Ptolemy , okumada
güçlük çektiği Elementler'in yazarına, "Geometriyi
kestirmeden öğrenmenin yolu yok mu?'' diye sorduğunda, Öklid
"Özür dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur''
der. Bir gün dersini bitirdiğinde öğrencilerinden biri
yaklaşır, ''Hocam, verdiğiniz ispatlar çok güzel; ama
pratikte bunlar neye yarar?'' diye sorduğunda, Öklid kapıda
bekleyen kölesini çağırır, "Bu delikanlıya 5-10 kuruş ver,
vaktinin boşa gitmediğini görsün!'' demekle yetinir .
Öklid haklı olarak "geometrinin babası" diye
bilinir; ama geometri onunla başlamış değildir. Tarihçi
Herodotus (M.Ö. 500) geometrinin başlangıcını, Nil vadisinde
yıllık su taşmalarından sonra arazi sınırlarını belirlemekle
görevli kadastrocuların çalışmalarında bulmuştu. Geometri
"yer" ve "ölçme" anlamına gelen "geo" ve "metrein"
sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Mısır'ın yanı sıra Babil,
Hint ve Çin gibi eski uygarlıklarda da gelişen geometri o
dönemlerde büyük ölçüde, el yordamı, ölçme, analoji ve
sezgiye dayanan bir yığın işlem ve bulgudan ibaret
çalışmalardı. Üstelik ortaya konan bilgiler çoğunlukla kesin
olmaktan uzak, tahmin çerçevesinde kalan sonuçlardı.
Örneğin, Babilliler dairenin çemberini çapının üç katı
olarak biliyorlardı. Bu öylesine yerleşik bir bilgiydi ki;
pi' nin değerinin 3 değil, 22/7 olarak ileri sürenlere, bir
tür şarlatan gözüyle bakılıyordu. Mısırlılar bu konuda daha
duyarlıydılar: M.Ö. I800 yıllarına ait Rhind papürüslerinde
onların pi'yi yaklaşık 3.1604 olarak belirledikleri
görülmektedir; ama Mısırlıların bile her zaman doğru
sonuçlar ortaya koyduğu söylenemez. Nitekim, kesik kare
piramidin oylumunu (hacmini) hesaplamada doğru formülü bulan
Mısırlılar, dikdörtgen için doğru olan bir alan formülünün,
tüm dörtgenler için geçerli olduğunu sanıyorlardı.
Aritmetik ve cebir alanında Babilliler ,
Mısırlılardan daha ilerde idiler. Geometride de önemli
buluşları vardı. Örneğin, "Pythagoras Teoremi" dediğimiz,
bir dik açılı üçgende dik kenarlarla hipotenüs arasındaki
bağıntıya ilişkin önerme "bir dik üçgenin dik kenar
karelerinin toplamı, hipotenüsün karesine eşittir"
buluşlarından biriydi. Ne var ki, doğru da olsa bu bilgiler
ampirik nitelikteydi; mantıksal ispat aşamasına geçilmemişti
henüz. Ege' li Filazof Thales'in (M.Ö. 624-546), geometrik
önermelerin dedüktif yöntemle ispatı gereğini ısrarla
vurguladığı, bu yolda ilk adımları attığı bilinmektedir .
Mısır gezisinde tanıştığı geometriyi, dağınıklıktan
kurtarıp, tutarlı, sağlam bir temele oturtmak istiyordu.
İspatladığı önermeler arasında . ikizkenar üçgenlerde taban
açılarının eşitliği; kesişen iki doğrunun oluşturduğu karşıt
açıların birbirine eşitliği vb. ilişkiler vardı.
Klasik çağın "yedi Bilgesi" nden biri olan
Thales'in açtığı bu yolda, Pythagoras ve onu izleyenlerin
elinde, matematik büyük ilerlemeler kaydetti, sonuçta
Elementler'de işlenildiği gibi, oldukça soyut mantıksal bir
dizgeye ulaştı. Pythagoras, matematikçiliğinin yanı sıra,
sayı mistisizmini içeren gizliliğe bağlı bir tarikatın
önderiydi. Buna göre; sayısallık evrensel uyum ve düzenin
asal niteliğiydi; ruhun yücelip tanrısal kata erişmesi ancak
müzik ve matematikle olasıydı.
Buluş ve ispatlarıyla matematiğe önemli katkılar
yapan Pythagorasçılar , sonunda inançlarıyla ters düşen bir
buluşla açmaza düştüler. Bu buluş, karenin kenarı ile
köşegenin ölçüştürülemeyeceğine ilişkindi. kök 2 gibi,
bayağı kesir şeklinde yazılamayan sayılar , onların gözünde
gizli tutulması gereken bir skandaldı. Rasyonel olmayan
sayılarla temsile elveren büyüklükler nasıl olabilirdi? (Pythagorasçıların
tüm çabalarına karşın üstesinden gelemedikleri bu sıkıntıyı,
daha sonra tanınmış bilgin Eudoxus oluşturduğu, irrasyonel
büyüklükler için de geçerli olan, Orantılar Kuramı'yla
giderir).
Öklid, Pythagoras geleneğine bağlı bir ortamda
yetişmişti. Platon gibi, onun için de önemli olan soyut
düşünceler , düşünceler arasındaki mantıksal bağıntılardı.
Duyumlarımızla içine düştüğümüz yanlışlıklardan, ancak
matematiğin sağladığı evrensel ilkeler ve salt ussal
yöntemlerle kurtulabilirdik. Kaleme aldığı Elementler,
kendisini önceleyen Thales, Pythagoras, Eudoxus gibi,
bilgin-matematikçilerin çalışmaları üstüne kurulmuştu.
Geometri bir önermeler koleksiyonu olmaktan çıkmış, sıkı
mantıksal çıkarım ve bağıntılara dayanan bir dizgeye
dönüşmüştü. Artık önermelerin doğruluk değeri, gözlem veya
ölçme verileriyle değil, ussal ölçütlerle denetlenmekteydi.
Bu yaklaşımda pratik kaygılar ve uygulamalar arka plana
itilmişti.
Kuşkusuz bu, Öklid geometrisinin pratik problem
çözümüne elvermediği demek değildi. Tam tersine, değişik
mühendislik alanlarında pek çok problemin, bu geometrinin
yöntemiyle çözümlendiği; ama Elementler'in, eğreti olarak
değindiği bazı örnekler dışında, uygulamalara yer vermediği
de bilinmektedir. Öklid'in pratik kaygılardan uzak olan bu
tutumunun matematik dünyasındaki izleri, bugün de
rastladığımız bir geleneğe dönüşmüştür.
Gerçekten, özellikle seçkin matematikçilerin
gözünde, matematik şu ya da bu işe yaradığı için değil,
yalın gerçeğe yönelik, sanat gibi güzelliği ve değeri kendi
içinde Soyut bir düşün uğraşı olduğu için önemlidir.
Matematiğin tümüyle ussal bir etkinlik olduğu
doğru değildir. Buluş bağlamında tüm diğer bilimler gibi
matematik de, sınama-yanılma, tahmin, sezgi, içedoğuş
türünden öğeler içermektedir. Yeni bir bağıntıyı sezinleme,
değişik bir kavram veya yöntemi ortaya koyma, temelde
mantıksal olmaktan çok psikolojik bir olaydır. Matematiğin
ussallığı, doğrulama bağlamında belirgindir. Teoremlerin
ispatı, büyük ölçüde kuralları belli, ussal bir işlemdir;
ama şu sorulabilir: Öklid neden, geometrinin ölçme
sonuçlarıyla doğrulanmış önermeleriyle yetinmemiş, bunları
ispatlayarak, mantıksal bir dizgede toplama yoluna
gitmiştir?
Öklid'i bu girişiminde güdümleyen motiflerin ne olduğunu
söylemeye olanak yoktur; ancak, Helenistik çağın düşün
ortamı göz önüne alındığında, başlıca dört noktanın
öngörüldüğü söylenebilir:
1) İşlenen konuda çoğu kez belirsiz kalan anlam ve
ilişkilere açıklık getirmek;
2) İspatta başvurulan öncülleri (varsayım, aksiyom veya
postulatları) ve çıkarım kurallarını belirtik kılmak;
3) Ulaşılan sonuçların doğruluğuna mantıksal geçerlik
kazandırmak (Başka bir deyişle, teoremlerin öncüllere
görecel zorunluluğunu, yani öncülleri doğru kabul
ettiğimizde teoremi yanlış sayamayacağımızı göstermek);
4) Geometriyi, ampirik genellemeler düzeyini aşan
soyut-simgesel bir dizge düzeyine çıkarmak (Bir örnekle
açıklayalım: Mısırlılar ile Babilliler kenarları 3, 4, 5
birim uzunluğunda olan bir üçgenin, dik üçgen olduğunu
deneysel olarak biliyorlardı; ama bu ilişkinin 3, 4, 5
uzunluklarına özgü olmadığını, başka uzunluklar için de
geçerli olabileceğini gösteren veriler ortaya çıkıncaya dek
kestirmeleri güçtü; buna ihtiyaçları da yoktu. Öyle kuramsal
bir açılma için pratik kaygılar ötesinde, salt entellektüel
motifli bir arayış içinde olmak gerekir. Nitekim, Egeli
bilginler somut örnekler üzerinde ölçmeye dayanan
belirlemeler yerine, bilinen ve bilinmeyen tüm örnekler için
geçerli soyut genellemeler arayışındaydılar. Onlar, kenar
uzunluklan a, b, c diye belirlenen üçgeni ele almakta,
üçgenin ancak a2+b2=c2
eşitliği gerçekleştiğinde dik üçgen
olabileceği genellemesine gitmektedirler).
Öklid oluşturduğu dizgede birtakım tanımların yanı
sıra, beşi "aksiyom" dediği genel ilkeden, beşi de
"postulat" dediği geometriye özgü ilkeden oluşan, on öncüle
yer vermiştir (Öncüller, teoremlerin tersine
ispatlanmaksızın doğru sayılan önermelerdir). Dizge tüm
yetkin görünümüne karşın, aslında çeşitli yönlerden birtakım
yetersizlikler içermekteydi. Bir kez verilen tanımların bir
bölümü (özellikle, "nokta'', "doğru", vb. ilkel terimlere
ilişkin tanımlar) gereksizdi. Sonra daha önemlisi,
belirlenen öncüller dışında bazı varsayımların, belki de
farkında olmaksızın kullanılmış olması, dizgenin tutarlılığı
açısından önemli bir kusurdu. Ne var ki, matematiksel
yöntemin oluşma içinde olduğu başlangıç döneminde, bir
bakıma kaçınılmaz olan bu tür yetersizlikler,
giderilemeyecek şeyler değildi. Nitekim, l8. yüzyılda
başlayan eleştirel çalışmaların dizgeye daha açık ve tutarlı
bir bütünlük sağladığı söylenebilir. Üstelik dizgenin
irdelenmesi, beklenmedik bir gelişmeye de yol açmıştır:
Öncüllerde bazı değişikliklerle yeni geometrilerin ortaya
konması. "Öklid-dışı" diye bilinen bu geometriler,
sağduyumuza aykırı da düşseler, kendi içinde tutarlı birer
dizgedir. Öklid geometrisi, artık var olan tek geometri
değildir. Öyle de olsa, Öklid'in düşünce tarihinde tuttuğu
yerin değiştiği söylenemez.
Çağımızın seçkin filozofu Bertrand Russell'ın şu
sözlerinde Öklid'in özlü bir değerlendirmesini bulmaktayız:
'"Elementler'e bugüne değin yazılmış en büyük kitap gözüyle
bakılsa yeridir. Bu kitap gerçekten Grek zekasının en yetkin
anıtlarından biridir. Kitabın Greklere özgü kimi
yetersizlikleri yok değildir, kuşkusuz: dayandığı yöntem
salt dedüktif niteliktedir; üstelik, öncüllerini oluşturan
varsayımları yoklama olanağı yoktur. Bunlar kuşku götürmez
apaçık doğrular olarak konmuştur. Oysa, 19.yüzyılda ortaya
çıkan Öklid-dışı geometriler, bunların hiç değilse bir
bölümünün yanlış olabileceğini, bunun da ancak gözleme
başvurularak belirlenebileceğini göstermiştir."
Gene Genel Rölativite Kuramı'nda Öklid
geometrisini değil, Riemann geometrisini kullanan
Einstein'ın, Elementler'e ilişkin yargısı son derece
çarpıcıdır: "Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir
kimse, kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği
hayaline boşuna kapılınasın!"
www.matematikgeometri.com

Fourier (1768 - 1830)
Bir terzinin oğlu olan Jean Babtiste Joseph Fourier, 21 Mart
1768 günü Fransa' da Auxerre kentinde doğmuştur. Henüz dokuz
yaşındayken hem annesini ve hem de babasını yitirmiştir.
Hayırsever Madam Moiton ve Auxerre kasabasının baş rahibine
ne kadar teşekkür edilse azdır. Çünkü, bu hayırsever
kimseler öksüz ve kimsesiz kalan Fourier'i şehirdeki askeri
okula gönderdiler. Fourier kendisini bu okulda çok iyi bir
şekilde yetiştirdi. Bu okulda kısa bir sürede kendisini
gösterdi. On iki yaşındayken yazdığı dini yazıları, Paris
kiliselerinde okunuyor ve benimseniyordu. Bu sıralarda, güç
beğenen, titiz, inatçı, hırçın, sert ve şeytan bir çocuk
kesildi. Matematikle ilk karşılaşınca büyülenmiş gibi oldu.
Kendi kendine neyin zararlı olduğunu anladı ve kısa bir
sürede kendi kendini iyi etti. Herkesin uyuduğu saatlerde
topladığı mum parçalarını birleştirerek gece paravanaların
arkasına gizlenerek ders çalışıyordu. İyi kalpli
benediktenler genç dahiyi papaz olması için razı ettiler.
Fourier, müritliğini yapmak için Saint-Benoit manastırına
gitti. Yemin etmeden önce 1789 Fransız Devrimi ona yetişti.
O, subay olmak istemişti. Fakat, terzi oğluna subaylık
diploması verilmediğinden, askeri papaz olmak istemişti.
İhtilal onu bu durumdan da kurtardı. Onun eski arkadaşları
Fourier'in bir papaz olamayacağını anladıkları için, geri
Auxerre'e çağırdılar ve onu matematik öğretmeni yaptılar.
Hastalanan arkadaşları yerine onlardan daha iyi fizik ve
klasik dersler veriyordu. 1789 yılında yirmi bir yaşında
denklemlerin sayısal çözümüne ait bir çalışmayı Akademiye
sundu.
Fourier, başlangıçta devrim tarafını tuttu. Daha
sonraki terör ve şiddete karşı da cephe aldı. Cahilliğin
yenilmesi için Napolyon'a okullar açtırdı. Ecole Normale' de
bu amaçla öğretmenler yetiştirildi. Bu okulun matematik
kürsüsüne öğretmen olarak atandı. Ders vermeleri bir
ciddiyete soktu. Kendisi de orada tüm hocalara örnek dersler
veriyordu. Fourier, 1787 ile 1794 yılları arasını orta
dereceli okullarda öğretmenlik yaparak geçirdi. Fransız
devrimi sırasında önemli görevler aldı. Bu etkin görevlerden
dolayı fazla göze battı ve 1794 yılında bazı zamanlar da
Auxerre hapishanesinde yattı. Hapishaneden çıktıktan sonra,
EcoIe Normale'de ve Ecole Polytechnique'te matematik
öğretmenliği yaptı. Bu aralık, denklemler kuramı ve
uygulamalı matematikte bazı araştırmalarda bulundu. Fourier
serilerini ve Fourier analizini oluşturdu.
1798 yılında Napolyon Mısır'a giderken Fourier,
onun yanında bu yolculuğa katıldı. Mısır yolculuğunda
Napolyon'a arkadaşlık etti. Bir yıl sonra, Napolyon
Fourier'i bu seferdeki ilim heyetinin başına atadı. Yukarı
Mısır'da araştırma yapma, kayıtları, yazıları inceleme ve
tapınaklarda araştırma yapmalarını istedi. 1801 yılında
Mısır'dan Fransa'ya dönen Fourier'e Napolyon tarafından çok
ağır yöneticilik görevleri verildi. Bu dönüşten sonra 1803
yılında Baron oldu. Bu kadar ağır ve yoğun yönetici
görevlere karşın, Fourier yine araştırmalar için kendine
zaman buldu. Bu ara yine ısının matematik kuramı üzerine
araştırmalarını yaptı. En önemli çalışması "Isının Analitik
Kuramı" adlı yapıtıdır. Bu eser, 1822 yılında yayınlandı.
Fourier, ısının iletkenliği kuramı hakkında olan
araştırmasıyla, fizik matematiğin bugünkü gelişmesi çağını
açmıştır. Bu nedenle, bugünkü medeniyetimizin gelişmesinin
büyük bir kısmını Monge ve Fourier'e borçluyuz. Fourier'in
yaptıkları pratik sahalarda oldukça çok kullanılır. El
kitaplarında verilen birçok kural onundur. Elektrik, ses ve
radyo teknikleri bugün herkesçe bilinir.
Fourier, Grenoble' de kaldığı sırada kaleme
aldığı "Isının Analitik Kuramı" adlı kitabını 1807 yılında
Akademiye sundu. Bu eseri çok tartışıldı ve beğenilmedi.
Raportörlükte, Laplace, Lagrange ve Legendre vardı. 1812
yılındaki ödül için başka bir çalışma sunması istendi.
Fourier, bu ödülü aldı. Fakat daha önce sunduğu çalışmasının
dönmesine çok kırıldı. Onun tartışmasız olan eseri, halen
yaşayan Fourier analizidir. Devirlilik kavramı, Ayın,
Güneşin ve Dünya' nın hareketleri, gece, gündüz, mevsimler
ve Güneşin lekeleri gibi olaylar hep bu türdendir. Bundan
sonra çok katlı devirlilik çıkacaktır. Fourier, 1807 yılında
kaleme aldığı eserini 1822 yılında bitirdi ve bu şaheser
oldu.
1 Mart 1815 yılında Napolyon' un Elbe Ada'sından
kaçarak Fransız kıyılarına ayak basınca, gelişen olaylar
Fourier'i esir düşürdü. Bourgain'de bulunan Napolyon' un
huzuruna çıkarıldı. Napolyon' un iğneleyici sözleriyle
karşılaştı. Fourier yeniden Napolyon tarafına geçti. Fakat,
Napolyon'un yüzüne karşı da "Kaybedeceksiniz" sözünü
söylemekten kendini alamadı.
iktidarların sürekli el değiştirmesi ve karşılıklı
ihtilaller Fourier'i güç durumlara soktu. Bu çalkantılı
dönemlerden sonra eşyalarını rehine verecek kadar perişan
oldu. Dostları onu açlıktan ölmesin diye Seine istatistik
Bürosuna müdür olarak atanmasını sağladılar. 1816 yılında
Akademiye üye seçilmesine hükümet karşı koydu. Ancak ertesi
yıl üye seçilebildi. Bu onun için çok acınacak bir hal oldu.
Yine de rahat durmadı. Boş kaldığı zamanlarda çalışmalarını
sürdürdü.
Fourier'in son yılları gürültü ve patırtı içinde
sönüp gitti. Akademinin sürekli katibi olduktan sonra
kendine dinleyici bulmakta güçlük çekmiyordu. Napolyon
devrinde yaptıklarıyla övünmesi boşa giden çırpınışlardı.
Artık O, dayanılmaz bir gevezeden başka birisi değildi. İlmi
çalışmalara devam edeceğine, dinleyicilerine yapacağı büyük
işlerden söz ediyordu. Aslında kendine düşen görevi
fazlasıyla yerine getirmişti. Son yıllarda kendi kendine
övünüyordu. Onun buna hiç gereksinimi de yoktu.
Mısır'da kaldığı süre içinde garip bazı
alışkanlıklar da edinmişti. Çölün sıcağının sağlık için en
iyi bir ortam olduğuna inanmıştı. Bu nedenle bir mumya gibi
örtünüyor, çöl sıcağı kadar sıcak odalarda oturuyordu. 16
Mayıs 1850 yılında altmış üç yaşında bir kalp hastalığından
veya bazılarına göre de bir damar çatlamasından öldü.
Medeniyetin izlerinin Fourier'in eserlerinde taşındığı bir
gerçektir.
www.matematikgeometri.com

Galois (1811 - 1832)
Fransız matematikçisi Galois, 1811-1832 yılları arasında
yaşadı. Abel'in çağdaşı olan bu matematikçinin doğum ve ölüm
tarihlerine bakarsanız 21 yıllık bir ömür sürdüğünü görür ve
bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünebilirsiniz. Hiçbir
yanlışlık yok. Galois'nın hayatı Brezilya dizilerine konu
olmaya aday şanssızlıklarla sürüp gitmiş ve 21 yılda
tükenmiştir.
Yakınları kendisinden söz ederken, annesinin erkek
huylu, cömert, şerefli, açık bir şekilde alaycılığa kaçan ve
bazen de çelişkilerde karar kılan bir kadın gibi
anlatılıyordu. Anne, 1872 yılında seksen dört yaşında öldü.
Aklını ve hafızasını ölünceye kadar korudu. O da, kocası
gibi zulme, haksızlığa karşı bir öfke, kızma ve hınç
besliyordu. Babası gibi, annesinin bu duyguları Galois da da
görülür. Bu duygu ve düşüncelerden Galois da
kurtulamamıştır. Onun kısa yaşamında bu duyguların etkisi
çok büyük olmuştur.
Abel yoksulluktan ölmüştü. Galois ise,
başkalarının budalalığından ölmüştür. İlim tarihi, en kaba
budalalığın dehaya karşı zaferine, Galois'nın çok kısa süren
hayatı kadar kusursuz ve eksiksiz bir örnek vermemiştir.
Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Galois bir melek
değildi. Çok taşkındı ve derisine sığmıyordu. Bu onun
yaramazlığından değil de, zekasının kafasının içine
sığmamasındandı. O parlak yeteneği, aleyhine birleşmiş koyu
bir budalalıkla boğulup gitti. Galois'nın her davranışı,
taşan zekası ve onun dahi kafasının istediği yönde
yönlendirilmediğinden ileri gelmiştir.
Galois'nın ne anne ve ne de baba tarafından
matematiğe karşı en küçük bir yetenek görülmemiştir.
Galois'nın matematik dehası, birden bire delikanlılık çağına
doğru çıkmıştır. Galois, merhametli, acıyan, seven ve hatta
ağır başlı bir çocuk olmakla beraber, babası şerefine
düzenlenen toplantılarda ortamın neşesine katılmasını bilir
ve konukları eğlendirmek amacıyla şiirler ve karşılıklı
konuşma yazıları yazardı. Fakat, beceriksiz, yeteneksiz ve
anlayışsız öğretmenlerinin rahatsız etme, canını sıkma ve
tedirgin etmeleri, onların sersem ve pek akılsız
davranışları yüzünden Galois'nın bu atılımları da çok
sürmedi. Onu da hemen körelttiler.
Galois, 1823 yılında on iki yaşında Paris'teki
Louis le Grand Lisesine girdi. Lise, kapıları sürgülü ve
pencereleri demirli bir hapishaneden farksızdı. 1823
Fransa'sı daha Fransız devrimini unutmamıştı. Yöneticilerin,
insanların ve bazı güçlerin tuzakları ve karşı tuzakları,
ayaklanmalar ve ihtilal söylentileri sık sık görülen
olaylardı. Olaylar tam oturmamış ve huzursuzluklar devam
ediyordu. Toplumun bu huzursuzlukları Galois'nın lisesine de
yansıyordu. Cizvitlerin yönetimi yeniden ele almasını
sağlamak amacıyla lisenin müdürünün planlar hazırlamış
olmasından kuşkulanan öğrenciler, kilisede bile okumayı,
kabul etmeyerek ayaklandılar. Müdür, öğrenci ailelerine bile
haber vermeden suçlu diye kuşkulandığı öğrencileri okuldan
kovdu. Galois, bunların içinde değildi. Bulunsa herhalde
Galois'nın geleceği için daha hayırlı olurdu. Çünkü, Galois,
o güne kadar kanunsuz ve keyfi yönetimin, yalnız kelimesini
biliyordu. Artık O, harekete geçmiş, kendisini olayların
içinde bulmuştu. Ölünceye kadar da bu iz onda kalacaktır.
Galois, annesinin ona verdiği temel eğitim ve
öğretiminin yardımıyla öğrenimini çok iyi bir biçimde
yürütüyordu. Böylece, öğrenimine çok iyi başladı. Sınıftaki
tüm birincilikleri topladı.
Ertesi yıl 1824 tarihinde Galois'nın hayatında
başka bir davranış daha görüldü. Edebiyata ve klasiklere
önce uysallıkla çalıştığı halde, şimdi onlar canını sıkmaya,
buna karşın matematik dehası uyanmaya başladı. Öğretmenleri
sınıfta kalıp bir yıl daha okumasını istediler. Babası karşı
koydu. Zavallı Galois, bitmek tükenmek bilmeyen edebiyat,
Yunanca ve Latince derslerine yeniden başladı. Orta derecede
ve dikkatsiz bir öğrenci olarak tanındı. Son söz yine
öğretmenlerinin oldu ve Galois sınıfta kaldı. Ne yazık ki,
bu dahi çocuk, zekasının kabul etmediği eski ve onun için
anlamsız şeyleri tekrarlamak zorunda kaldı. Yorulduğu ve
zevkini kaybettiği için derslerine karşı hiç bir gayret,
çaba ve ilgi göstermiyordu. O zaman diğer derslere göre
matematiğe çok önem verilmezdi. Matematik dersi bazen
yapılır, bazen de hiç yapılmazdı. Galios, kendisinin bir
matematikçi olduğunu nereden bilebilirdi?
Galois, düzenli matematik derslerine bu derin sıkıntı
yılında başladı. Bu zaman, Legendre'nin güzel geometrisinin
moda olduğu bir sürece rastlar. İyi bir öğrenciler bile
Legendre'nin bu geometrisini tümüyle anlayabilmek için en az
iki yıl uğraşmaları gerektiğine inanıyorlardı. Galois,
Legendre'nin geometrisini bir korsan kitabı okur gibi,
baştan sona kadar bir nefeste okuyarak bitirdi ve bu kitaba
hayran kaldı. Bu kitap, bir işçinin elinden çıkmış bir el
kitabı değil de, bir usta elinden çıkmış bir şaheserdi. Bir
kere okunması, bir çocuğa en açık biçimde geometriyi
öğrenmesini sağlıyordu. Galois'nın cebire karşı tepkisi
bambaşka oldu. Cebirden nefret etti. Onun bu tepkisi, onun
ruh yapısını bilen için haklı bir gerekçeydi. Çünkü,
Galois'yı gayrete ve çalışmaya getirecek Legendre düzeyinde
usta bir cebirci yoktu. Cebir, okul kitaplarından başka bir
şey değildi. Bu, Galois'ya cebir bilgisinin verilmeyişinden
kaynaklanıyordu. Büyük bir matematikçiyi eserleriyle
tanımasını öğrendikten sonra, kendi kendine bir yol aramak
görevini üstüne aldı. Cebir öğrenmek için çağın büyük
matematikçisi Lagrange'a başvurdu. Sonra Abel'i okudu. Bu
sırada on dört on beş yaşındaki bir çocuğun olgun
matematikçilere özgü yazılmış cebir analizinin
şaheserlerini, denklemlerin sayısal çözümlerine ait
çalışmaları, analitik fonksiyonlar kuramını ve
fonksiyonların diferansiyel hesaplarını birer birer okuyarak
yutuyordu. Artık okul ödevleri onun için küçük şeylerdi.
Genç dahiye gündelik dersler adi bir iş gibi geliyordu.
Gerçek matematik için bu dersler faydasız ve hiçte gerek
yoktu.
Kendisinde matematik yeteneğinin olduğunu fark
edince, cebirsel analizin büyüklerinin yaptıklarını ve kendi
düşündüklerini karşılaştırdı ve ileri atıldı. Annesi bile
bunun farkında değildi. Fakat oğlunu biraz garip buluyordu.
Lisede öğretmenleri ve arkadaşları üzerinde korku ve öfkeyle
karışık garip bir duygu bırakıyordu. Öğretmenleri sabırlı ve
iyi insanlardı. Fakat, oldukça dar görüşlü kimselerdi. Yıl
başında "Çok uslu ve tatlı, iyi özellikleri bol" bir öğrenci
diye sözü edildi. Fakat, Galois'da garip bir halin olduğunu
da ekliyorlardı. Bu olay doğrudur. Çünkü, Galois sıradan bir
zekaya sahip bir öğrenci değildi. İçine sığacak türde biri
olması olanaksızdı. Galois için, Hiçte fena çocuk olmadığı,
fakat "orijinal ve acayibin biri, her zaman muhakemeci,
mantıkçı" olduğu sözleri de yine o eski kayıtlarda vardır.
Arkadaşlarına takılmaktan zevk aldığı da ekleniyordu. Yıl
sonundaki kayıtlarda yine, "Garip hallerle arkadaşlarını
darılttığı ve karakteri içinde kapanmış bir şeyi olduğu"
yazılıyordu. Daha ileri, öğretmenleri onu, "Son derece
hırslı ve orijinal bir davranış takınmak" la suçluyorlardı.
Buna karşın, bazı öğretmenleri Galois'nın iyi bir öğrenci
olduğunu ve özellikle matematikte çok başarılı olduğunu
kabul etmişlerdi. Yalnız bir kişi, Galois'nın matematikte
olduğu kadar, diğer derslerinde de dikkate değer bir öğrenci
olduğunu söylüyordu. Bu iyi niyet karşısında kalan Galois,
edebiyat derslerinde de dikkatli olup şansını deneyeceğini
söylediyse de, içindeki matematik aşkı hürriyetine kavuşmak
için tutuşuyordu.
Galois, on altı yaşında, çok önemli buluşlara
hazırlandığı bir sırada matematik öğretmeni Vernier, sanki
tavuğun yeni çıkardığı yavrusunu kapacak olan kartaldan
korur gibi Galois üzerinde titriyordu. Vernier, Galois'nın
yöntemli çalışmasını istiyor, fakat öğrencisi bu öğütleri
dinlemiyordu.
Galois, Ecole Polytechnique'in sınavlarına girdi.
Sivil ve asker mühendislere dünyanın en iyi matematik ve
ilim bilgisi vermek amacıyla ihtilal yasalarına göre Monge
tarafından kurulmuş olan bu büyük okul, Galois'yı kendisine
fazlasıyla çekiyordu. Bu okulda önce matematik hırsını
tatmin edecek, burada matematik alanında kendini
gösterecekti. Daha sonra, hürriyet aşkının doyacağını
umuyordu. Çünkü, burada büyük kimseler, enerjik ve cesaretli
Polytechnique'liler bulunuyordu. Bu okuldan çok şey
bekliyordu.
Galois, Polytechnique'in sınavına girdi ve
kazanamadı. Bu başarısızlığa sersemce bir haksızlığın neden
olduğunu bilen sadece kendisi değildi. Hatta, arkadaşları
bile bu başarısızlıkla şaşkına döndüler. Zaten Galois'nın
matematik dehasını bilen ve onu takdir eden arkadaşlarıydı.
Tüm suçu sınav jürisine yüklediler. O sırada bu okula giren
adaylarla ilgili bir dergi çıkaran Terquem, okuyucularına,
Galois'nın başarısızlığıyla ilgili tartışmanın henüz
kapanmadığını hatırlattı. Bu başarısızlığı ve başka bir
yerde, sınav jürisinin akıl erdirilemeyen kararlarını
yorumlayan Terquem şunları yazıyordu; "Yüksek zekalı bir
aday daha düşük zekalı sınav jürileri tarafından
döndürülmüştür. Ben bir barbarım. Çünkü onlar beni
anlamıyorlar ". Galois'ya gelince, başarısızlığı onun için
öldürücü bir darbe olmuştu. Kendi içine kapandı. Bu sınavın
acısını hiç bir zaman unutamadı.
1828 yılında Galois on yedi yaşındaydı. Bu, onun
hayatında büyük bir yıl oldu. İlk kez onun dehasını anlayan
değerli bir matematik öğretmeniydi. Adından söz edeceğimiz
kişi, Louis Paul Emile Richard (1795-1849), Louis le Grand
öğretmeniydi. Richard, dürüst bir eğitimciydi. Kendi öz
çıkarları için her şeyi uygun gören bu adam, öğrencisinin
geleceği söz konusu olunca hiçbir özveriyi esirgemeyen
değerli biriydi. Bu sırada bazı matematikçiler de vardı.
Öğretmenlik hevesi içinde, eserlerini yayınlaması için onu
sıkıştıran dostlarının öğütlerine karşın, kendini tümüyle
unuttuğu da olurdu.
Richard, ayağına gelen kısmetin ne olduğunu ilk bakışta
anladı. Karşısındaki çocuk, Fransız'ların Abel'iydi.
Galois'nın bazı zor problemlere karşı verdiği orijinal
çözümleri sınıfta açıklamaktan gurur duyuyor ve bu insan
üstü öğrencinin Polytechnique'e sınavsız kabul edilmesini
gereken her yerde söylüyordu. Richard, Galois' ya birincilik
ödülünü verdi ve raporuna şunları yazdı. "Bu öğrenci,
arkadaşlarına göre açık bir üstünlük göstermektedir.
Matematiğin yalnız en zor taraflarına çalışmaktadır." Bu
söz, gerçeğin tam kendisiydi. Galois, on yedi yaşında,
denklemler kuramında her zaman hatırlanacak olan ve
sonuçları bir yüzyıldan fazla bir zaman sonra bile
tüketilemeyen keşifler yapıyordu. Galois, 1 Mart 1829 günü,
sürekli kesirlere ait ilk çalışmasını yayınladı. Bu çalışma,
onun ileride başaracağı büyük işler hakkında bir fikir
vermemekle beraber, hiç olmazsa, basit ve sıradan bir
öğrenci olmadığını ve yaratıcı bir matematikçi olduğunu
göstermeye yeterdi.
O sırada, Cauchy Fransız matematikçilerinin
başında geliyordu. Pek çok yayını ve keşifleri olan Cauchy,
yayın sayısı bakımından Euler ve Cayley'den sonra geliyordu.
Cauchy, eserlerini genellikle çabuk ve doğru yazardı. Bazen
unutkanlıkları da oluyordu. Fakat, bu kez yaptığı
unutkanlığı Abel ve Galois'nın felaketi oldu. Onların canına
kıydı. Abel için Cauchy kısmen suçlu kabul edilebilir.
Fakat, Galois için affedilmez bir unutkanlığın tek
sorumlusudur.
Galois, on yedi yaşına kadar yaptığı buluşların
önemlilerini, ileride Akademiye vermeyi düşündüğü bir
çalışma için saklamıştı. Cauchy, bu çalışmayı Akademiye
sunacağını söz verdiği halde, sonra bu sözü unutmuş ve daha
kötüsü bu yazıyı kaybetmişti. Galois, Cauchy'nin bu söz
verişini kendisinden bir daha duymadı. Cauchy, aynı
davranışı Abel'e de göstermişti. Cauchy'nin bu tür
davranışının kasıtlı olup olmadığını bilemiyoruz. Fakat,
matematik tarihi için sadece onu suçlayabiliriz. Çünkü,
Cauchy'nin bu davranışı, genç Galois için bir hayal
kırıklığı oldu. Akademi üyelerine karşı beslediği hırçın
nefreti tutuşturan ve içinde yaşamaya zorunlu tutulduğu
budala topluma karşı vahşi bir kin şeklinde soysuzlaşmaya
kadar vardıran bir dizi benzer felaketlerin ilki oldu.
Bu kadar açıkça dehası görülen genci, öğretmenleri
anlamıyor, onun huzurla keşiflerini hazırlaması için bir
ortam hazırlamadıkları gibi, huzurunu bozuyorlar ve boşuna
verilen ödevlerle oyalayarak çileden çıkarıyorlardı. Uzun ve
sıkıcı tektirler, ardı arkası kesilmeyen cezalarla da onu
isyana ve karşı gelmelere yöneltiyordu. O yine bunlara bir
yerde katlanıyordu. Kendisini büyük matematikçi olmaya
yöneltiyor ve bu amaçla çalışıyordu.
Galois, on sekiz yaşında genç bir delikanlıyken,
ikinci darbe kafasına indi. Galois, ikinci kez
Polytechnique'e başvurdu. Sonuç yine beklendiği gibi çıktı.
Galois sınavı kazanamadı. Şansını son bir Kez daha
denemişti. Okulun kapısı artık kendisine sürekli
kapanıyordu. Galois'yı sınav yapan kimseler gerçekten de
ondan çok daha geride kimselerdi.
Galois'nın bu sınavı dillere destan oldu. Her
yerde bu sınavın sonucu konuşuluyor ve bu sınavdan söz
ediliyordu. İşin duygusal yanı böyleydi. Fakat, olanlar
zavallı Galois'ya olmuştu. Galois'nın en büyük özelliği,
hemen hemen tüm hesapları ve hesaplamaları zihninden yapar
ve sonucu söylerdi. Kalem, kağıt, tebeşir ve karatahta onun
canını sıkıyordu. Keskin bir zekası ve düşünme yeteneği
vardı. Fakat ne yazık ki, bu kez silgi ve tebeşiri özel bir
amaçla kullandı. Sözlü sınavda jüri üyelerinden biri,
matematik bir güçlük üzerinde onunla tartışmaya girişmek
istedi. Jüri üyesi haksızdı. Fakat, direndi. Yetkili yerde
de oydu. Okula kabul edilmemek düşüncesinin verdiği bir öfke
ve ümitsizlik bunalımıyla ve sıkıntıyla silgiyi jüri
üyesinin kafasına fırlattı ve ... rezalet koptu. Yine olan
zavallı Galois'ya oldu.
Galois'nın babasının acı ölümü ona son darbeyi
indirdi. Bourg La Reine'nin belediye başkanı olması
dolayısıyla, halkı papazlara karşı koruyordu. İhtiyar Galois,
bu yüzden papazların çevirdiği dalaverelere hedef oldu. 1827
yılının gürültülü seçimlerinden sonra, bir papaz ihtiyar
belediye başkanının şahsına karşı haysiyet kırıcı bir savaş
açtı. İhtiyar adamın şiire karşı olan yeteneğini kötüye
kullanarak, belediye başkanının imzasıyla Galois ailesinin
birisine hitaben kirli ve pis mısralar bulunduran bir şiir
yazdı ve bunları halk arasında dolaştırdı. Tam anlamıyla
namuslu bir adam olan Galois'nın babası kendine eziyet etmek
merakına tutuldu. Bir gün, karısının evde bulunmadığı bir
sırada Paris'ten kaçtı. Oğlunun öğrenimini gördüğü lisenin
iki adım ötesinde bir apartmanda intihar etti. Cenaze
töreninde bazı karışıklıklar çıktı. Ona kızan bazı
vatandaşlar cenazeye taş attılar. Bir papaz alnından
yaralandı. Galois, babasının tabutunun görülmemiş bir
patırdı içinde mezara indirilişine tanık oldu. O zamandan
beri, her yerde nefret ettiği haksızlığın varlığından
şüphelenerek, hiç bir zaman hiçbir yerde iyiliği göremedi.
Galois, Polyteohnique'teki ikinci sınavındaki
başarısızlığından sonra, öğretmen olmak için Ecole Normale
döndü. Yıl sonu sınavlarına kendi kendine çalışarak
hazırlandı. Sınav jürilerinin kayıtları dikkate değerdir.
Matematik ve fizik sınavlarından pekiyi notunu aldı. Son
sözlü sınavında hakkında yazılmış şöyle bir not vardır; "Bu
öğrenci fikir ve söylemek istediklerini her zaman açık
olarak ifade edememektedir. Fakat zekidir. Dikkate değer
araştırıcı bir zekası vardır." Edebiyat dersinde en kötü
yanıt veren öğrenci diye bir kayıt vardır.
Galois, 1830 yılı şubatında on dokuz yaşında kesin
olarak üniversiteye kabul edildi. Çalışmak için bir köşeye
çekildi ve çalışmalarıyla kendisini öğretmenlerine gösterdi.
O yıl yeni konular üzerinde üç tane çalışma yaptı. Bu
çalışmaları, cebirsel denklemler kuramı üzerinde büyük bir
ilerlemeydi. Bu çalışmalarında, onun büyük kuramının bazı
izleri görülür. Bu buluşlarını ve başka sonuçlarını da
birleştirerek, İlimler Akademisine sundu. Bu eser, ancak
çağın ileri gelen matematikçilerinin izleyip anlayabileceği
düzeydeydi. En yetkili kimselerin fikirlerine göre, bu
çalışma ödülü kazanacak tek eserdi.
Galois'nın bu yazısı Akademinin katipliğine geldi.
Katip yazıyı incelemek üzere evine götürdü. Fakat, yazıyı
okumadan öldü. Katibin kağıtları düzenlenirken Galois'nın bu
çalışmasına rastlanılamadı. Galois da bir daha bu yazıdan
söz edildiğini duymadı. Galois'yı avutacak başka bir söz
daha yoktu. Koca deha, kötü bir düzen, anlayışsız insanlar,
Cauchy'nin önem vermemesi ve tekrar eden kötü sonuçlar
içinde yok olup gitmeyle karşı karşıyaydı. Bu olaylar,
Galois'nın çökmüş ve kokmuş düzene karşı nefretini
arttırıyordu.
İlk ihtilal gösterileri Galois'yı sevinç içinde
bıraktı. Arkadaşlarını bu olaylara sokmak istediyse de,
onlar çekimser kaldılar. Deneyimli müdür, öğrencilerden
dışarı çıkmayacaklarına şerefleri üzerine söz aldı. Galois
söz vermeyi kabul etmedi. Müdür, Galois'ya ertesi güne kadar
beklemesini rica etti. Müdürün davranışı incelik ve
sağduyudan uzak olduğunu kısa bir konuşmasıyla kanıtladı.
Galois, öfkelenerek gece kaçmaya çalıştı. Duvar oldukça
yüksekti. 1830 yılının son ayları oldukça karışık geçti.
Galois, harekete geçmek için arkadaşlarına mektup yazdı.
Arkadaşları Galois'yı desteklemediler. Bunun üzerine Galois
da okuldan kovuldu.
Galois, parasız kaldığı için haftalık özel yüksek
cebir dersleri vermek için ilan verdiyse de öğrenci
bulamadı. Bu nedenle bir süre matematiği bıraktı. Halkın
Dostları adı altında kurulan koruma kıtasının topçu kısmına
gönüllü olarak girdi. Son bir ümitle ve Poisson'un önerisi
üzerine, bugün Galois kuramı adı ile bilinen ve anılan ünlü
çalışmasını İlimler Akademisine yolladı. Poisson raportördü.
Ona göre çalışması anlaşılacak gibi değildi. Bu çalışmayı
anlayabilmek için ne kadar zaman harcadığını da
söylemiyordu. Gerçekten, Galois'nın kuramının
anlaşılabilmesi için çok ileri düzeyde cebir bilgisi
gerekmektedir. Bugün bu gerçek yine aynı düzeyini
korumaktadır. O zaman, Galois' nın yaptığı bu çalışmayı
anlayan çıkmamıştı. Galois artık kendini ihtilalci
politikaya verdi.
9 Mayıs 1831 gecesi, iki yüz kadar cumhuriyetçi,
Kralın, Galois' nın gönüllü olarak girdiği topçu kıtasının
dağıtılması için imzaladığı bildiriye karşı koymak için bir
ziyafette toplandılar. İhtilalci ve tahrik edici bir hava
esiyordu. Galois, bir elinde kadeh ve bir elinde çakı ile
ayağa kalktı ve kadehini Kral Louis Philippe'e diye
kaldırdı. Bu hareketi yanlış anlamlara çeken arkadaşları onu
ıslığa tuttular. Çakıyı da görünce, çakıyı Kralın hayatına
karşı bir tehdit anlamına çektiler ve bağırarak
alkışladılar. Galois, o anın kahramanıydı. Alkışlar
kesilmiyordu. Topçular yürüyüş yapmak için dışarı çıktılar.
Ertesi gün, Galois evinden alınarak tutuklandı. Sainte
Pelagie'deki hapishaneye kapatıldı.
Galois'nın yakın taraftarları usta ve kurnaz bir
avukat buldular. Bu avukat, sanığın aslında Louis Philippe'e,
eğer "ihanet ederse" dediğini ispat etmeye çalıştı. Çakıya
gelince, onu da açıklamada güçlük yoktu. Çünkü, Galois o
sırada yediği pilicini kesmekle meşguldü. Yanında bulunanlar
da, ıslıklara boğulan cümlenin sonunu işittikleri üzerine
yemin ettiler. Galois bunu kabul etmediyse de, aile sahibi
ve namuslu bir adam olan yargıç, sanığa, bu davranışı ile
durumu düzeltemeyeceğini söyledi ve onu susturdu. Savunma
çok ince hazırlanmıştı. Mahkeme heyeti de sanığın gençliğine
acıdı ve on dakika aradan sonra Galois'nın suç işlemediğine
karar verdi.
Galois, hürriyetini uzun zaman yine koruyamadı.
Bir ay geçmeden 14 Temmuz 1831 günü bir tedbir olarak
tutuklandı. Çünkü bu sırada cumhuriyetçiler bir gösteri
yapmaya hazırlanıyordu. Hükümet bu hareketi büyüterek tebliğ
halinde yayınlıyordu. Galois'nın ihtilal yapmasına engel
olmuşlardı. Polisin onu yargılaması için bir gerekçe bulması
güçtü. Tutuklandığında tepeden tırnağa kadar silahlıydı ama,
polise hiç bir direnme göstermemişti. İki aylık bir
bekleyişten sonra, bir gerekçe bulundu. Dağıtılmış topçu
kıtasının resmi üniformasını taşıdığı için yargılandı. Bir
arkadaşı üç ay ve kendisi de altı ay hapis cezası giydi. 29
Nisan 1832 gününe kadar hapishanede kaldı. Kız kardeşi,
ağabeyinin geçirdiği bunca güneşsiz günden sonra sanki elli
yıl daha çöktüğünü söylerdi.
O zamanlar hapishanelerde hafif bir disiplin
vardı. Tutuklular ya avluda dolaşırlar ya da kantinde
içerlerdi. Asık yüzlü ve daima düşünen Galois, içicilerin
alayı ile karşı karşıya geldi. Bir tahrik sonucu bir şişe
rakıyı bir solukta içti. İyi bir dostu ona ayılıncaya kadar
baktı. Ne yaptığının farkına varınca da utandı. Galois bu
hapishaneden de çıktı.
1832 yılında kolera salgını baş gösterdi.
Galois'yı koleradan korunması gerekçesiyle 16 Mayıs 1832
günü hastaneye kapattılar. Sanki, Louis Philippe'in hayatı
ile oynamış olan bu önemli siyasi kolera salgınına karşı
bırakılmayacak kadar kıymetliydi. Hastaneye kapatılmıştı
ama, dışarıdan gelenlerle görüşmek olanağı oldukça fazlaydı.
Böylece, hayatında tek bir aşk olayı da geçirmiş oldu. Her
şeyde olduğu gibi, bunda da bir felaketle karşılaştı.
Aşağılık oynak bir kadın aklını çeldi. Sonunda Galois,
aşktan, kadından ve kendinden iğrendi. Ona bağlı dostu
Auguste Chevalier'ye şunları yazıyordu. "Dokunaklı
cümlelerle dolu mektubun bana biraz rahatlık getirdi. Fakat
geçirdiğim bu kadar şiddetli heyecanların izini nasıl yok
etmeli? ... Her şeyde hayal kırıklığına uğradım. Hatta
aşkta, şan ve şerefte bile ..." Mektup 25 Mayıs 1832
tarihliydi. Dört gün sonra Galois serbest bırakıldı.
Dinlenmek ve biraz düşünmek için bir yazlığa gitmeye karar
verdi.
Galois'nın 29 Mayıs 1832 günü başından geçen bir
olay hakkında tam kesin bir bilgi sahibi değiliz. Bu olay
hakkında iki mektubunda yazılanlar gerçek diye kabul edilen
şeyleri akla getirmektedir. Galois, serbest bırakıldıktan
sonra, siyasi düşmanlarıyla çekişmeye girişti. O zaman vatan
severler düello (silahlı kavga) etmeye hevesliydiler.
Zavallı Galois, bir şeref meselesi veya bir aşağılık kadın
yüzünden düello etmek zorunda kaldı.
30 Mayıs 1832 günü şafak sökerken, Galois hasmıyla
şeref meydanında karşılaştı. Düello tabancayla yirmi beş
adım uzaklıktan yapılacaktı. Galois karnından vurularak
düştü. Kör şans yine burada da onu buldu. Yörede doktor
yoktu. Onu düştüğü yerde bıraktılar. Sabah saat dokuz
sıralarında oradan geçen bir köylü tarafından Cochin
hastanesine götürüldü. Galois öleceğini anladı. Karnındaki
karın zarı iltihaplandı. Bu peritonit meydana çıkmazdan önce
henüz aklı başındayken papazın son hizmetlerini kabul
etmedi. Acaba babasının cenaze törenini mi hatırlamıştı?
Aileden tek haberdar edilen küçük kız kardeşi göz yaşları
içinde koşarak yetişti. Galois, tüm kuvvetini toplayarak onu
teselli etti.
Galois, 31 Mayıs 1832 günü yirmi bir yaşında,
sabahın erken saatinde öldü. Güneydeki mezarlığın fakirlerin
gömüldüğü çukura gömüldü. Bugün, Evariste Galois'dan hiç bir
işaret ve hiç bir kırık taş bile kalmamıştır. Onun kalan ve
ölmez tek anıtı, hepsi altmış sayfa tutan kendi el yazması
olan Galois kuramıdır.
Galois 28 Mayıs 1832 tarihli, "Tüm
cumhuriyetçilere" başlıklı mektubunda şunları yazıyor:
"Ülkem uğruna ölmek olanağını bulamadığım için
bana gücenmemelerini dostlarımdan rica ediyorum. Alçak bir
aşiftenin ve bunun aldattığı iki kişinin kurbanı olarak
gidiyorum. Hayatım sefil bir dedikodu içinde tükenecek...
Gerçeği soğuk kanlılıkla dinleyecek durumda bulunmayanlara
bu uğursuz gerçeği söylediğime pişmanım. Fakat, ne de olsa
doğruyu söyledim. Mezara, yalanlarla lekelenmemiş bir
vicdan, vatansever kanın temiz vicdanını götürüyorum.
Allahaısmarladık! Halkın iyiliği için ne kadar yaşamayı
isterdim... Beni öldürenleri affediyorum. Çünkü, iyi niyetli
insanlardı."
Galois, adı belirtilmeyen dostlara yazdığı başka
bir mektupta şöyle diyor:
"İki vatansever beni düelloya davet etti. Bunu
reddetmek benim için olanaksızdı. Ne sana, ne ona haber
vermediğim için özür dilerim. Çünkü, rakiplerim hiç bir
vatansevere haber vermemem için benden şerefim üzerine söz
istemişlerdi. Göreviniz çok basittir. İstemeyerek
çarpıştığımı, yani her uzlaşma çaresine başvurduktan sonra
çarpışmaya zorunlu olduğumu ispat ediniz. Yalan söylemek,
hatta bu kadar önemsiz bir şey için yalan söylemek hiç
elimden gelir mi, söylersiniz. Kaderim, vatanın adımı
öğrenmesi için bana yaşamayı nasip etmediğinden hatıramı
koruyunuz. Dostunuz olarak ölüyorum."
E. Galois
Galois'nın yazdığı son sözler işte bunlardır.
Öleceğini anlayan Galois bu gece son arzularını,
vasiyetnamesini, ateşler içinde kağıda yazmakla geçirdi.
Daha önce kafasında kurduğu büyük konuları aklında kaldığı
kadarıyla topluyor ve kağıda döküyordu. Arasıra yazıyı
kesiyor ve kenara birşeyler karalıyordu. "Vakit yok, vakit
yok!" Yine çalışmasının devamını kötü bir yazıyla karalamaya
koyuluyordu. Bu son ümitsizlik saatleri sırasında, gün
ağarmadan önce yazdıkları, daha sonra gelecek
matematikçileri, yüzlerce yıl heyecan içinde nefes nefese
bırakacaktır. Matematikçileri uzun yıllar üzmüş olan
problemin kesin çözümünü vermişti. Bir denklem hangi
koşullarda çözülebilir? Sonunda bu da yaptıklarının bir
parçasıydı. Bu büyük eserde, Galois gruplar kuramını parlak
bir başarı ile kullanmıştır. Bugün, bu önemli ve oldukça
soyut olan kuramın büyük öncüsü ve kurucusu ölmez Galois'dır.
Çılgınca yazılmış bir mektuptan başka, Galois,
ilmi durumunu yerine getirecek olan şahısa, İlimler
Akademisine sunulmak üzere kaleme aldığı bazı yazıları
emanet etti. On dört yıl sonra, 1846 yılında Joseph
Liouville, bu yazılardan bazılarını "Teorik ve Pratik
Matematik Dergisi"nde yayınladı. Kendisi de orijinal ve
seçkin bir matematikçi olan Liouville bu yayının girişinde
şunları yazıyor.
"Evariste Galois'nın çalışmalarının temel amacı,
denklemlerin köklerle çözülebilmesi koşullarıdır. Galois
burada, dereceleri birer asal sayı olan denklemlere
ayrıntılı bir biçimde uyguladığı genel bir kuramın
temellerini atıyor. Daha on altı yaşından beri ve
yeteneklerinin M. Richard adında çok iyi bir öğretmen
tarafından desteklendiği Louis le Grand lisesinin
sıralarında, Galois bu güç problemle uğraşmıştı." Liouville
daha sonra bu çalışmanın Akademiye gönderildiğini ve
raportörlerin çalışmanın açık olmadığını belirterek kabul
etmediklerini anlatır. "Aşırı derecede bir kısa yazma hevesi
ve oldukça kapalı yazması anlamayı oldukça
zorlaştırmaktadır. Eseri inceledim ve kullandığı yöntemin
tümüyle doğru olduğuna inandım. Ufak tefek bazı
eksikliklerini tamamladım. Çalışmamın sonucunu görünce de
büyük bir zevk duydum" diyordu.
Galois, son arzularını dostu Auguste Chevalier'e
yazdı. "Analizde bazı yeni sonuçlar buldum... Yaptıklarımın
doğruluğundan şüphem yok. Jacobi veya Gauss'tan, bu
teoremlerin doğruluğu hakkında değil de, bu teoremlerin
önemleri üstündeki düşüncelerini söylemelerini açıkça rica
edersin. Eğer umduğum gibi çıkarsa, bazı kimselerin bu
karışık örgüyü kendilerine kullanmaları için sökmeleri
kalır. Seni hasretle kucaklarım."
Zavallı Galois, hala kendisinin anlaşılması için
nasıl da çırpınıyordu. Jacobi cömert ve şerefli bir
kimseydi. Ya Gauss ne diyecekti? Daha önce Abel'e ne
demişti? Cauchy veya Labatchewsky hakkında ne söylemeyi
unutmuştu? Bu kadar acı bir derse karşın, Galois hala boş
ümitlere kapılıyordu. Bu ümitleri ancak ölümünden tam on
dört yıl geçtikten sonra Liouville tarafından anlaşılacak ve
eseri yayınlanacaktı.
Böylece, dahi bir matematikçi çocuğun acı yaşam
öyküsünü ve anlaşılmadan nasıl yok edildiğini gördük. Tüm
öğretmenler, anneler ve babalar, karşınızdaki öğrencilerin
her zaman bir Galois olabileceğini unutmayınız.
www.matematikgeometri.com

Godfrey Hardy (1877 - 1947)
Bir İngiliz matematikçisi olan Godfrey Hardy, 1877 yılında
Cranleigh, Surrey'de doğdu. Oxford Üniversitesinde geometri
profesörü oldu. Sonra, yaşamının büyük bir kısmını Cambridge
Üniversitesinde matematik dersleri okutmakla geçirdi. Geniş
ve çeşitli olan eserleri genellikle toplamalı veya analitik
sayılar kuramıyla ilgilidir. Eserlerinde araştırmalara veya
saf analiz ve fonksiyonlar kuramıyla ilgili problemlere
rastlanırsa da, bunlar yine az çok sayılar kuramı üstüne
yaptığı çalışmayla ilgilidir. Aynı zamanda öğrenim üstüne,
bugün klasikleşmiş bazı eserleri yayınlandı. Ayrıca,
"Cambridge Tracts" yayınlarını yönetti. Hardy, olağanüstü
etkisi ve ünüyle, İngiliz matematik okulunun en seçkin
temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. 1947 yılında
Cambridge'de öldü.
www.matematikgeometri.com

Gödel (1906 - 1978)
Kurt Gödel, Avusturya asıllı bir Amerikan mantıkçısı ve
matematikçisidir. Bugün Brno diye bilinen kentte 1906
yılında doğdu 1938 yılında Amerika'ya geldi. 1948 yılında
Amerikan vatandaşlığına geçti. 1953 yılında Princeton
Üniversitesinde profesör oldu. "Principia Mathematica" nın
"Benzeri Sistemlerin Formel Hükme Bağlanamayan Önermeleri
Üstüne" yazılar yazdı. Burada, iki teoremin yazarıdır. Bu
önermelere göre, çelişmesiz bir aritmetik eksiksiz olamaz.
Çünkü, çelişmezlik bu sistemde kararsızlığa yol açan bir
önermedir. Modern mantığın kurucusudur. 14 Ocak 1978 yılında
Amerika'nın New Jersey eyaletinde Princeton'da ölmüştür.
www.matematikgeometri.com

Hilbert (1862 - 1943)
Bir Alman matematikçisi olan David Hilbert, 1862 yılında
Königsberg'de doğdu. 1895 ile 1929 yılları arasında
Göttingen Üniversitesinde profesörlük yaptı. Yirminci
yüzyılın başlarında, Alman matematik okulunun önderi
sayılır. 1897 yılında cisim kavramını ve cebirsel sayılar
cisminin kuramını kurdu. 1890 yıllarındaki ilk çalışmaları
sırasında, cebirsel geometri ve modern cebirde önemli bir
rol oynayan çokterimli idealleri kuramının temellerini
atarak, invaryantlar kuramının temel kanunlarını ortaya
koymayı başardı. 1899 yılında, geometrinin temelleri üstüne
araştırmalarının bit sentezi olan "Geometrinin Temelleri"
adlı eserini yayınladı. Bu, matematiğin çeşitli bölümlerinde
aksiyomlaştırma amacına yönelen birçok verimli çalışmaya yol
açtı. Somut görüntülere başvurmaktan kaçınan Hilbert,
noktalar, doğrular ve düzlemler diye adlandırdığı "Üç nesne
sistemini" matematiğe soktu. Ne oldukları kesin olarak
gösterilmeyen bu nesneler, beş grupta toplanmış yirmi bir
aksiyomla açıklanan bazı ilişkiler ortaya koyar. Ait olma,
sıra, eşitlik veya denklik, paralellik ve süreklilik
aksiyomu bunlardandır. Bundan sonra, aksiyomlardan birinin
veya öbürünün doğrulanmadığı geometriler kurdu. Temel
terimleri kendilerine aksiyomlarla yüklenen özelliklerden
başka özelikleri bulunmayan mantıksal varlıklar olarak ele
aldı. Klasik matematiği savunmak ve ondaki apaçıklığı
göstermek için Brouwer ile giriştiği tartışmalar,
matematikte geniş biçimli incelemelere yol açtı. 1943
yılında Göttingen'de öldü.
www.matematikgeometri.com

Gauss (1777 - 1855)
Alman astronomu, matematikçisi ve fizikçisidir. Daha
çocukluğunda, erken gelişmiş zekası, matematiğe karşı
zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün ilgisini çekti.
Dük, okul masraflarını üzerine alarak O' nu Göttingen
Üniversitesine gönderdi. Henüz 16 yaşındayken Herschel'in
1781 de keşfettiği Uranüs gezegeninin yörünge elemanlarını
hesaplayarak, Yer'in bir noktasından yapılan ölçülerle, bu
gezegenin yörünge elemanlarını bulmaya yarayan ve günümüzde
hala kullanılan bir metot ortaya koydu. 1798 de Helmesdt'e
yaptığı bir inceleme gezisinden sonra, Braunschweig'a döndü
ve birkaç yıl içinde kendisini büyük matematikçiler sırasına
koyacak bir seri çalışma raporu yayımladı.
Sayılar üzerine incelemeleri topladığı
Disqvisitiones Arithmetice'de (Aritmetik Araştırmalara)
(1805), eşitlikleri, ikinci dereceden şekilleri, serilerin
yakınsaklığını v.b. ele aldı. Piazzi tarafından 1810 da,
küçük gezen Cerez'in keşfinden sonra Gauss, çeşitli
gökmekaniği araştırmaları yaptı, hayatının sonuna kadar
bağlı kalacağı Göttingen rasathanesine müdür oldu (1807) .Theoria
Motus Corporum Coelestium İn Sectionibus Conicis Solem
Ambientium (Konik kesitIi ? gökcisimlerinin güneş
çevresindeki hareket kuramı) (1808) adlı ünlü eserini yazd1.
Legendre ile hemen aynı zamanda düşündüğü ve daha önce 1797
de yararlandığı ?- en küçük kareler metodundan (1821) başka,
yanılmalar teorisi ve iki terimli denklemlerin çözümü için
genel bir metot buldu; uygun-tasvir üzerine araştırmalar,
yüzeylerin eğriliği ve Disqvisitiones Generales Carca
Sperficien Curvas'ta (eğri yüzeyler üzerine genel
araştırmalar) (1827) , ispat ettiği ünlü teoremi de yazmak
gerekir. Bu teoreme göre, bükülebilen fakat uzatılamayan bir
yüzeyin eğriliği, yani eğriliklerinin çarpımı değişmez.
Göttingen ile Altona arasındaki meridyen yayının
ölçülmesi sırasında (1821,1824), Gussu, geodezi
çalışmalarında ışıklı işaretler verebilmek için, kendi adını
taşıyan Helyotropu tasarladı. Optik alanında, eksene yakın
ışık ışınları için düzenlenmiş merkezi optik sistemlerinin
genel teorisini kurdu. Elektrikle özelIikle magnetizma ile
ilgilendi, bu alanda magnetometreyi icat etti. Ve Resultate
Aus Den Beabochtungen Des Manetischen Vereins (Yer
magnetizmasının genel kuramı) (1839), adlı eserinde,
magnetizmanın, matematik teorisini formülleştirdi.
Suclides'ci olmayan hiperbolik geometrinin keşfinde, bu
konuda hiç bir şey yayımlamamış olmakla birlikte, Gauss,
Balyai ve Labocewsky'den önce çalışmalar yapmış ve başarı
sağlamıştı.
www.matematikgeometri.com

Laplace (1749 - 1827)
"Doğanın tüm olayları birkaç değişmeyen kanunun matematik
sonuçlandır" diyen Marquis Pierre-Simon de Laplace, 23 Mart
1749 günü bir köylü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi,
Fransa'nın Calvados ilinin Beaumont-en-Auge Kasabasında
yaşıyordu. Laplace'ın ilk çocukluk yılları hakkında çok az
şeyler biliniyor. Onun çocukluğunu ve gençliğini saran
karanlık yılları, kendini Beğenen davranışlarından ileri
geliyordu. Kökeninin fakir bir köylüden gelişi onun yüzünü
kızartır ve sürekli onu gizlemek için elinden geleni
yapardı. Kısaca, bir köylü çocuğu olarak doğmadı ve kendini
beğenen birisi olarak ölmedi cümlesi ile yaşam öyküsü
özetlenebilir. Her ne duyguysa, Laplace köylü olması ve
ailesinin fakir olmasından bir aşağılık duyardı. Tüm yaşamı
boyunca bu duygu ve düşünceden kendisini kurtaramadı. Bu da
onun zayıf bir yanıydı.
Laplace, ilk yeteneğini köy okulunda gösterdi. Bu
başarısı zengin komşularının sıcak dikkatini çekti. Zengin
komşularını görmesi belki yukarıda sözünü ettiğimiz
duyguları daha küçük çocukken şuur altına alıp baskı kurmuş
olabilir düşüncesi akla gelmektedir. İlk başarılarını,
teolojik tartışmalarda elde ettiği söylenir.
Laplace, kendisini çok erken matematiğe verdi. O
zaman Beaumont'ta askeri bir okul vardı. Laplace bu okula
devam ediyordu. Söylendiğine göre, Laplace sonraları bu
okulda bir süre matematik dersleri okutmuştur. Yine bir
söylentiye göre, onun matematik yeteneğinden çok daha fazla
hafıza yeteneğinin olduğu kanaati vardır. Bundan dolayı,
Laplace on sekiz yaşına gelince zengin koruyucularının
tavsiye mektuplarıyla Paris'in yolunu tuttu. Kendisinin
yüksek yeteneğini biliyor, fakat bunda hiç şişme ve bir
abartma göstermiyordu. Genç Laplace, kendine tam bir güven
içinde Paris'e matematik dünyasını fethetmek için geldi.
Paris'te doğru d'Alembert'in evine gitti. Tavsiye
mektuplarını gönderdi. Fakat kabul edilmedi. D'Alembert,
büyük ve kuvvetli kimselerin önerilerinden başka bir
varlıkları olmayan kimselerle uğraşmıyordu. Laplace, övmeye
değer bir anlayışla her şeyi hissetti. Eve döndü ve
d'Alembert'e mekaniğin temel kuralları üzerine bir mektup
yazdı. Böylece, oynadığı oyunda başarılı olmuştu.
D'Alembert'in onu görmek için gönderdiği çağrı yazısında
şöyle yazıyordu. "Bayım, görüyorsunuz ki öneri mektuplarına
hiç değer vermiyorum. Sizin bu tür övgü mektuplarına hiç
gereksinmeniz yok. Siz kendi kendinizi daha iyi tanıttınız.
Bu bana yeter. Size yardım etmek bana bir borç olsun."
Birkaç gün sonra Laplace, d'Alembert'in sayesinde Paris'teki
askeri okula matematik öğretmeni olarak atandı. İşte bu
sırada Laplace, Newton'un genel çekim kanununun güneş
sistemine uygulaması adlı büyük eserini verdi.
Astronom matematikçi olduğu için, kendisine
Fransız Newton'u denmiştir. Olasılıklar kuramının kurucusu
gözüyle bakılabilir. "Bildiklerimiz çok değil,
bilmediklerimiz çoktur" sözüyle alçak gönüllülüğünü
göstermiştir. Matematiğe önem vermediğini, şöhret ve ün için
değil de kendi arzularını yenmek için matematikle
uğraştığını söyler. Dahi kimselerin buluşlarını veya
yaşayışlarını incelemek ve kendisini onların yerine koyarak
engelleri aşmak düşüncesindedir.
Yaptığı çalışmaların tümünün kendisine ait
olduğunu ileri sürer. Bu söz doğru değildir. Örneğin,
yazdığı "Gök Mekaniği" adlı şaheserinde, gelecek kuşaklara
bunu, ben yarattım gibi bir izlenimi vermeyi ustalıkla
kullanmıştır. Diğer matematikçilerden aldıklarına kaynak
vermez, kendine yarayan ve dışarıdan aldığı şeyleri kendine
mal etmeyi çok kurnazca becerirdi. Gök Mekaniği için gereken
analiz bilgilerini Legendre'den almış ve adını bile
vermemiştir. Yalnız Newton'un adı geçer.
Laplace, Lagrange'da değinilen üç cisim problemini
güneş sistemi için düşündü. Newton'un çekim kanununu Güneş
sistemine uyguladı. Gezegenlerin hareketlerinin Güneş
tarafından belirlendiğini, devirli küçük değişiklikler
hariç, gezegenlerin Güneşe olan uzaklıklarının değişmediğini
ispatladı. O zaman yirmi dört yaşında olan Laplace için
tarih 1773 yıllarını gösteriyordu. Bu başarısından dolayı
Paris İlimler Akademisine üye seçildi. Yaşamının ve meslek
hayatının ilk şerefini ve ödülünü almış oluyordu. Bulduğu
matematik sonuçlarının büyük birçoğunu astronomide kullanmak
için elde etti. Sayılar kuramı üzerinde bir süre çalıştı ve
onu kısa bir zaman sonra bıraktı. Olasılıklar kuramı
üzerinde çalışması yine onu astronomide kullanmasından
kaynaklandı. Gök Mekaniği adlı yapıtı, yirmi altı yıllık,
bir zaman sürecinde parça parça olarak yayınlanmıştır.
Gezegenlerin hareketleri, şekilleri, gel-git olaylarını
inceleyen ilk iki cilt, 1799 yılında çıktı. 1802 ve 1805
yıllarında iki cilt ve 1823 ile 1825 yılları arasında da
beşinci cildi yayınlandı. Yalnız, bu eserlerde matematik
kısımları pek açıklanmıyor ve yorumlardan da kaçınılıyordu.
Hatta, matematik hesaplar için, "Kolayca görülür" deyimi
kullanılıyordu. Aslında, bu kolayca görülür deyimi ters bir
anlam da taşıyordu. Kendisi bile bu kolayca görülür dediği
kısımları günlerce uğraşarak çözüyordu. Okuyucuları ve
öğrencileri daha sonra bu deyim üzerinde haftalarca
uğraşacaklarını bildiklerinden, homurdanmayı adet
edinmişlerdi.
www.matematikgeometri.com

Lebesgue (1875 - 1941)
Bir Fransız matematikçisi olan Henri Leon Lebesgue,
Fransa'da Beauvais kentinde 28 Haziran 1875 günü doğdu. Çok
iyi bir öğrenim gördü ve 1897 yılında Paris Üniversitesinden
Ph.D. diplomasını aldı. Bu doktorası üzerinde bir söylenti
de vardır. Dirichlet fonksiyonunun Riemann anlamında
intergalinin olmadığı o çağlarda biliniyordu. Hatırlanırsa,
rasyonel noktalarda bir ve irrasyonel noktalarda sıfır
değerini alan fonksiyon, matematikte Dirichlet fonksiyonu
adıyla bilinir. Lebesgue, bu Dirichlet fonksiyonunu
integralleyebilecek bir integral tanımı getirebilir miyim
diye düşündü. Riemann integralinin tersine, bölüntüyü x
ekseni üzerinde değil de y ekseni üzerinde aldı. Bunda
başarılı oldu. Bu getirdiği integral yöntemine de Lebesgue
integrali adını verdi. Böylece, analize yeni ufuklar açtı.
1906 ile 1910 yılları arasında Potiers Fen
Fakültesinde öğretim yaşamını sürdürdü. 1910 ile 1919
yılları arasında öğretim görevliliği yaptı. 1921 ile 1931
yılları arasında Paris Fen Fakültesinde çalıştı.
Lebesgue, Fransa'da matematik alanında büyük bir
çağın en seçkin önderlerindendi. Analiz çalışmalarının hemen
hemen tümü gerçel değişkenli fonksiyonlar kuramıyla
ilgilidir. Özellikle, integral kavramının Lebesgue integrali
denilen bir genişlemesini ona borçluyuz. Lebesgue'in
integral tanımına göre, bazı fonksiyonların Riemann
anlamında integrali olmadığı halde, Lebesgue integrali
vardır. Buna en güzel örnekte, ünlü Dirichlet fonksiyonudur.
İntegralin bu genelleştirilmiş kavramı matematikte en çok
uygulama alanı bulan bir yenilik olmuştur. Çağımızda da
halen bu kuram tüm canlılığıyla yürütülmektedir. Bu kuram
artık analizin temel dersidir. Analizci herkes önce bu
konuları öğrenir. İleri araştırmalar için gereklidir.
Şüphesiz, Lebesgue integralinin anlaşılması hemen
kolay bir kuram da değildir. Bunun için önce Lebesgue ölçümü
kuramını geliştirmek gerekir. Bu nedenle, Lebesgue önce
Lebesgue ölçümünü geliştirdi. Burada, kümelerin
ölçülebilmeleri ve fonksiyonların ölçülebilmeleri
kavramlarını getirdi. Bundan sonra, kendi adıyla anılan ünlü
Lebesgue integralini oluşturdu. Bu konuda hazırladığı teze,
jüri üyelerinin önce itiraz ettiği, sonra doktora
yöneticisinin ricasıyla, "Bu öğrenci çok zeki ve bana
düşündürücü sorular sorar", diyerek onları razı ettiği
söylenir. Bu söylenti doğru da olsa yanlışta olsa; Lebesgue
tarafından bu çalışma yayınlandığında, bu buluş, tüm dünyada
bir bomba gibi patlamış ve tüm matematikçileri bu sahada
çalışmaya ve yeni yeni buluşları gerçekleştirmeye
yöneltmiştir. Bu kuramın çok geniş bir biçimde meyveleri
alınmıştır. Oldukça uygulama alanları bulmuş ve sürekli
genelleştirmeleri yapılmıştır. Artık bu kuram analizin
kaçınılmaz bir aleti durumuna getirilmiştir. Bunun ötesinde,
matematiğin diğer dallarına da yeni ufuklar açarak, onların
gelişmesini sağlamıştır.
Lebesgue, ünlü olduktan sonra, birçok üniversitede
dersler vermiştir. 1921 yılında College de France'ta
profesör olmuştur. Lebesgue'in çok parlak ve yaratıcı bir
matematik kafası vardır. Ülkesi içinde ve tüm dünyada
oldukça şereflendirilmiş, ödüllendirilmiş ve çok mesut bir
evlilik yapmış biriydi. Bugün, integral kuramının kurucusu
olarak tüm dünya onu kabul eder. Bu kuramda ve analizde çok
sayıda buluşları vardır. Çalışmalarının tüm ürünlerini almış
ve kuramının tutulup ne kadar ileri götürüldüğünü gören
mutlu matematikçilerden biridir. 26 Temmuz 1941 günü altmış
altı yaşındayken Paris'te öldü.
"Olasılıklar Hesabı" adlı kitabının üçüncü basımı
1820 yılında çıktı. Astronom ve matematikçi olduğu kadar çok
üstün bir yazma tekniğine de sahipti. Bu yüzden, kolayca
görülür deyimi dışında onun eserleri de eksiksizdi.
On sekizinci yüzyılda, iki Fransız Lagrange ve
Laplace birçok yönüyle zıttılar. Laplace, fizik, matematik
grubuna; Lagrange ise kuramsal matematik grubuna giriyordu.
Lagrange, bütün bunların matematikten başka bir şey
olmadığını söylüyordu. Laplace ise, matematiği kullanılan
bir alet gibi görüyordu. Aslında Laplace her ikisini de
yapıyordu. Örneğin, potansiyel kuramın önemi matematik
yönüyledir. Sınır değer problemleri yine aynı değerdedir.
Bunun gibi olan çalışma örnekleri arttırılabilir.
Laplace, 1785 yılında Akademinin sürekli üyesi
seçildi. Sağlam ve karakterli bir yapısı vardı. Askeri okula
giriş sınavında Napolyon Bonapart'ı (1768 -1821) imtihan
etmişti. Daha sonra Napolyon onu siyasetin çamuruna ve
bataklıklı sularına sürükleyecekti. Gerek Laplace ve gerekse
Lagrange ihtilalin dışında kalmadılar. Newton son yıllarını
siyasette geçirdiği gibi, Laplace da onu yenmek amacıyla
siyasete atıldı. Napolyon ona içişleri bakanlığını verdi.
Laplace, oldukça oynak fikirli davranışlarda bulunuyordu.
Napolyon devrinin bütün nişanları göğsünü süslüyordu. Kötü
bir yöneticiydi. Zaten içişleri bakanlığı görevini ancak
altı hafta sürdürebilmiştir. Napolyon'la beraber onun da
siyasi hayatı sona ermiştir.
Laplace'ın en iyi tarafı, matematik çalışan
gençleri tutar ve onlara yardım ederdi. Laplace'ın bulunduğu
bir toplantıda, Biot adlı bir genç matematikçi Akademide bir
çalışmasını okur. Toplantı bittikten sonra Biot'u bir kenara
çeken Laplace, cebinden çıkardığı ve sararmış kağıtları
göstererek, aynı keşfi kendisinin yıllar önce elindeki.
kağıtların eskiliğinden de anlaşılacağı üzere, bulduğunu ve
yayınlamadığını gizlice söyler. Laplace, Biot'a bunu kimseye
söylemeyeceğini ve çalışmasını çekinmeden yayınlamasını
içtenlikle istemiştir. Bu onun, binlerce olumlu
davranışlarından biridir. Laplace, matematik araştırmaları
yapan gençleri manevi evladı gibi görür ve onlara kendi öz
çocukları gibi yakınlık gösterirdi.
Laplace'la Lagrange, gerek zamanlarında gerekse
onlardan sonra gelenler tarafından olsun çok
karşılaştırılmışlardır. Bazıları Lagrange'ı tutmuş ve onu
göklere yükseltmiştir. Bazıları da Laplace'ı tutup övmüştür.
Aslında böyle bir karşılaştırmaya ve ayırt etmeye hiç gerek
yoktur. İkisi de matematikte ölümsüz buluşlar yapmışlardır.
Laplace, son günlerini Paris yöresinde Arcueil'de
geçirmiş, kısa bir rahatsızlıktan sonra 5 Mart 1827 yılında
yetmiş sekiz yaşında ölmüştür. Sayısız eser bırakmıştır.
www.matematikgeometri.com

Legendre (1752 - 1833)
Bir Fransız matematikçisi olan Adrien Marie Legendre, 1752
yılında Paris'te doğdu. 1775 ile 1780 yılları arasında,
Paris Askeri okulunda matematik dersleri verdi. 1787
yılında, Paris Gözlemevi ile Greenwich Gözlemevi arasında
kurulacak jeodezi bağlantısında görev aldı. Fransız devrimi
sırasında, metre sisteminin kabul edilmesini ve girişilen
jeodezi işlemlerinin hazırlıklarına katıldı. Bu fırsatı
değerlendirerek, o zamana kadar uygulanan tüm yöntemleri
yeniledi. Daha sonra, trigonometri alanında önemli teoremler
ileri sürdü. Özellikle küresel üçgeni düzlem olarak düşünüp
açılarda bazı düzeltmeler yaparak alanını hesapladı. 1784
yılında, "Gezegenlerin Şekli üstüne" adlı bir İnceleme
yazısında, kendi adıyla anılan çokterimlileri ortaya attı.
1794 yılında "Geometrinin Temel Bilgileri" adlı eseri
yayınlandı. Bu eserde, Euclides postülatını ispatlamak için
çok çeşitli ve yeni yollar denedi. Bununla birlikte,
Euclidean olmayan geometrilerin ortaya çıkmasıyla,
Legendre'nin bulduğu sonuçların geçerliliği yeniden tartışma
konusu oldu. 1798 yılında "Sayılar Kuramı" adlı eseri
yayınlandı. Bu kitabında, ikinci dereceden kalanların
karşıtlığı kanunu gibi ilgi çekici sonuçlar yer alır. Yine
de en değerli eseri, 1825 ile 1832 yılları arasında
hazırladığı "Eliptik Transandantlar Kuramı" adlı inceleme
kitabıdır. Bu eserde, eliptik integrallerden hareket ederek
ustaca bir çözümlemeyle bu integralleri kendi adıyla anılan
üç şekle indirgemeyi başarmıştır. Legendre'nin bu alandaki
araştırmaları daha sonra Abel ve Jacobi'nin çalışmalarıyla
tamamlandı. Legendre'nin, kırk yılın üstünde çalışmayla elde
ettiği sonuçları, Abel oldukça kısa ve kesin bir yolla elde
ediyordu. Bu nedenle, onun kırk yıllık çalışmaları boşa
gidiyor gibiydi.
Legendre'nin hem matematiğe ve hem de
matematikçilerin yetişmesinde önemli hizmetleri vardır. Bazı
matematikçiler onun kitaplarından ilham almışlardır. 1833
yılında Paris'te ölen Legendre, Abel'in öncülerinden
biriydi.
www.matematikgeometri.com

Leibniz (1646 - 1716)
"Ben de o kadar fikir var ki, eğer benden daha iyi görmesini
bilenler bir gün onları derinleştirecek ve benim zihin
emeğime kendi kafalarının güzelliğini katacak olurlarsa,
sonraları belki bir işe yarayabilir" diyen Gottfried Wilhelm
Leibniz, 1 Temmuz 1646 günü Leibzig'de doğdu. Ancak yetmiş
yıl yaşadı. 14 Kasım 1716 yılında Hannover'de öldü. Babası
ahlak ilmi öğretmeni olup üç nesilden beri Saksonya
hükümetine hizmet etmiş bir aileden geliyordu. Bu nedenle,
Leibniz'in ilk yılları oldukça ağır bir politika ile yüklü
bir bilgiçlik havası içinde geçti.
Leibniz altı yaşındayken babasını kaybetti. Tarih
hevesini babasından almıştı. Leipzig'de bir okula devam
ediyordu. Babasının geniş kütüphanesinde bulunan çok
sayıdaki kitapları sürekli okuyordu. Sekiz yaşında
Latince'ye başladı. On iki yaşına gelince, Latince şiir
yazacak kadar bu dilini ilerletti. Latince dilini
öğrendikten sonra, kendi gayreti ile Yunan'ca öğrendi. Bu
devirdeki zihni ve zekası Descartes'e benziyor ve çok iyi
işliyordu. Klasik çalışmalardan usandığı için mantık ilmine
başladı. On beş yaşından küçük olan bu çocuğun, klasiklerin
ve skolastik Hıristiyanların büyüklerinin ortaya koyduğu
mantığı düzeltmek için "Characteristica Universalis" adlı
ilk denemesini verdi. Couturat, Russell ve başkalarının.
dediği gibi, bu eser metafiziğin anahtarıdır. Yine İngiliz
matematikçisi Boole'un söylediği gibi, kendisinin yarattığı
sembolik mantık, Leibniz'in Characteristica'sının bir
parçasıdır.
Leibniz, on beş yaşındayken Leipzig Üniversitesine
bir hukuk öğrencisi olarak girdi. Zamanının tümünü hukuka
vermiyordu. İlk iki yıl içinde birçok felsefe eseri okudu.
Zamanının filozofları olan Kepler, Galile ve Descartes'ın
keşfettikleri yeni dünya hakkında bilgiler edindi. Sonuçta,
matematik öğrenmeden bu ilimleri kavramının olanaksız olduğu
kanaatine vardı. 1663 yılının yazını Jena Üniversitesinde
geçirdi. Orada matematikçi olan Erhard Weigel'in derslerini
izledi.
Leibzig'e dönünce yeniden hukuka başladı. 1666
yılında yirmi yaşındayken doktora sınavı için hazırdı. Oysa,
aynı yıllarda Newton, Woolsthorpe'ta bir köyde diferansiyel
ve integral hesap ve genel çekim kanununu oluşturacak olan
düşüncelere dalmıştı. Bu konuda Leibniz de geç kalmış
sayılmazdı. Onu bu ateşe itecek ve tutuşturacak bir
kıvılcımın çıkması gerekiyordu. Bu kıvılcım da, o zamanın
Avrupa'sının ilme karşı görevini yerine getirme isteğiydi.
Leibniz'e gıpta eden titiz Leipzig Fakültesi ona
resmen gençliğinden, gerçekte tüm profesörlerden fazla hukuk
bildiğinden dolayı, doktora ünvanını vermeyi kabul etmedi.
Halbuki, 1863 yılında on sekiz yaşındayken parlak bir tezle
başölye ünvanını almıştı. Leipzig Fakültesinde egemen olan
mistik düşünceden iğrenen Leibniz, doğduğu şehri bırakıp
Nürnberg'e gitti. 5 Kasım 1666 yılında Alfdorf
Üniversitesine bağlı Nürnberg Üniversitesi Tarihi Yöntem
adlı çalışmasından dolayı doktora ünvanını verdi. Aynı
zamanda hukuk kürsüsünü de kabul etmesini rica etti.
Descartes kendisine verilen generallik ünvanını kabul
etmemişse, Leibniz de öneriye yanaşmayıp isteklerinin ne
olduğunu söylememişti. Fakat bu arzuların küçük prenslerin
lehine çene yarıştırmak olduğuna ihtimal verilmezse de tarih
bir süre sonra kendisini bu adamlara bağlamıştır. Leibniz'in
hayatındaki bu acıklı öykü, kanun adamlarına, ilim
adamlarından önce rastlamış olmasıdır.
Leibniz, hukuk derslerinin düzeltilmesi üzerine
yazdığı kitabı, Leipzig'den Nürnberg'e olan bir seyahatinde
kaleme almıştı, Bu da, Leibniz'in hangi koşullarda olursa
olsun, durmadan okuması, yazması ve düşünmesini gösteren
örneklerden biridir. O, durmadan okurdu, yazardı ve
düşünürdü. Matematik çalışmalarının çoğunu kendisini çağıran
aristokratlara giderken çağın o kötü yollarında kötü
arabalar içinde sallana sallana giderken yollarda yazmıştır.
Bu çalışmalarının tümü bugün Hannover kütüphanesinde bağlı
olarak durur, Kimse de ona yanaşıp el atamaz. Çünkü, bunlar
araştırmak için araştırıcı bir ordunun sabırlı bir çalışması
gereklidir. Bu eserler ve fikirler o kadar çoktur ki,
yayınlanmış veya yayınlanmamış fikirlerin yalnız bir tek
kafadan çıktığına bile inanmak zordur. Bu kadar eseri
düşünüp yazan kafa frenelog ve anatomistlerin dikkatini
çekmiştir. Bir söylentiye göre, Leibniz'in kafasını mezardan
çıkarıp ölçmüşler, incelemişler ve normal bir adamın
kafasından pek küçük olduğunu görmüşlerdir. Gerçekten de,
sağlığında da kafasının ölçüleri fazla büyük değildi. Bu
kadar küçük kafalı olup da sürekli okuyan, düşünen ve yazan
bir kimse dünyaya az gelmiştir.
1666 yılında olasılıklar kuramına başladı. Bu sıralarda
öğrenciydi. Okuduğu her alanda olduğu gibi, bu sahada da
eser veriyordu. Matematik, Leibniz'in parlak zekasının
fışkırdığı bir sahadır. Bundan başka, hukuk, din, siyaset,
tarih, edebiyat, mantık, metafizik ve kuramsal felsefe
konularında sayısız eser bırakmıştır. Bundan dolayı
kendisine evrensel deha denmektedir. Onun evrensel bir deha
oluşu, diferansiyel ve integral hesaptaki sürekliliği,
olasılıklar kuramında ise süreksizliği analize
sokmasındadır. Zaten Newton'la ayrıldığı nokta da
olasılıklar kuramıdır. Verimsiz gibi görünen soyut
olasılıklar kuramının öncüsü Leibniz'dir. Doğru düşünme
dediğimiz mantık anatomisinin ve fikirlerin kanunlarının bir
olasılık analizi olduğunu görebilmiştir.
Newton'da, yüzyılının matematik düşünme yöntemi
belirli bir şekil ve varlık halini almıştır. Cavalieri
(1598-1647), Fermat (1601-1665), Wallis (1616-1703), Barrow
(1630 -1677) ve başkalarının çalışmalarından sonra,
diferansiyel ve integral hesabın oluşturulmasından
kaçınılmazdı. Matematik bu olgunluğa gelmişti.
Archimedes'ten bu yana da 2000 yıllık bir gecikme de
olmuştu. İşte Leibniz, Newton gibi sonsuz küçükler hesabını
billurlaştırdı. Leibniz, zamanının düşünme şeklini ifade
eden bir araçtan çok daha büyük bir varlıktı. Matematikte
Newton bu dereceye varamadı. Leibniz, matematik ve mantık
alanında çağının iki yüzyıl ilerisindeydi. Diferansiyelin
geometrik bir yorumunu verdi. Bu, matematiğe en büyük
hizmetti. Süreklilik ve süreksizlik ya da analitik veya
olasılıklar gibi matematik düşüncenin iki karşıt alanında
fikir yürütmüş bir kimseye ne Leibniz'den önce ve ne de
Leibniz'den sonra matematik tarihinde rastgelinememiştir.
Leibniz'in olasılıklar kuramındaki çalışmaları onun yaşamı
sürecinde değerlendirilememiştir. Hatta bir yerde taktir de
edilememiştir. Ancak, on dokuzuncu yüzyılda Boole'un
çalışmalarından sonra değer kazanarak yerini
almıştır.Yirminci yüzyılda Whitehead ve Russell'ın
çalışmaları, Leibniz'in evrensel bir gösterim hakkındaki
hayalinin kısmen gerçekleştirilmesi olmuştur. İşte, ancak o
devirde Leibniz'in tam istediği üstünlükte, ilmi ve
matematik düşünme biçimi için, matematiğin olasılılıklar
tarafının yüksek önemi gözüktü. Bugün, Leibniz'in
olasılıklar yöntemi, gösterim mantığı ve gelişmelerinde
meydana çıkarıldığı biçimde analiz için, analizin kendisi
kadar önemlidir. O zaman, Leibniz ve Newton analizi bugünkü
karışıklığın yoluna koymuşlardı. Çünkü, gösterim yöntemi,
matematik analizi Zeno'dan beri temellerinden sarsan
çelişkilerden ayırabilmek için biricik genel hal çaresini
verir.
Leibniz, olasılıklar kuramı için Fermat ve
Pascal'ın çalışmalarını da okumuştu. Onların bu yöndeki
çalışmalarını daha da ileri götürmeyi düşünüyordu. Fakat,
diferansiyel ve integral hesap daha çekiciydi. Bu hesabın
gelişmesi ve uygulamaları on sekizinci yüzyıldaki
matematikçileri de inanılmaz bir biçimde kendisine
çekmiştir. Sonra, 1910 yılına kadar bugünkü fikirleri kabul
etmeyen bazı kimseler hariç, onun olasılıklar analizi kimse
tarafından bilinmedi. Leibniz'in gösterime bağlı düşünme
fikri ancak Whitehead ve Russell'ın Principia
Mathematica'larıyla gerçekleşti. 1910 yılından sonra,
Leibniz'in bu programı, modern matematiğin en fazla ilgiyi
çeken noktalardan biri oldu. Bugün bile bu konuda oldukça
ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Her doğru düşünmeyi bir
gösterimle ifade etme fikrini Leibniz tek başına da
yapmamıştır. Zaten bu proje daha yapılmamıştır. Leibniz tüm
bunları düşünmüş ve bu alanda cesaret verici bir girişimde
bulunmuştur. Fakat, değersiz şan ve gereksiz ünden çok,
parasal olanaklar elde etmek için, küçük prenslerine karşı
olan bağlılığı fikrinin evrenselliğine ve son yıllarını
dolduran tartışmalar, Newton'un Principia'sına benzer bir
şaheser yaratmasına engel oldu. Leibniz'in başardıklarını
kısaca gözden geçirirken içinde birinci derecede bir
matematikçi yeteneğinden çok daha fazla bir varlık sarf
edilen bu para düşkünlüğünün derin izlerini göreceğiz.
Newton hakkı olmayarak halkın kendisine şöhret verilmesini
isteyen bir tutumu vardı. Gauss ise, fikirce kendisinden
aşağıda olan insanların dikkatini çekmek için büyük
eserinden uzaklaşması tutumunu sürdürmüştü. Tüm büyük
matematikçiler arasında böyle zayıf tarafları görülmeyen tek
matematikçi, Archimedes'ti. O, birçok kimsenin erişmek
istediği aristokrat gibi yüksek bir zümrenin çocuğuydu ve bu
nedenle de oldukça alçak gönüllüydü. Leibniz'e gelince,
kendini kullanan aristokratlardan bol bol para alıyordu. Bu
şekildeki para kazanmalar Leibniz'in matematiğinin daha çok
ilerlemesine bir engeldi. Gauss'un söylediği gibi, Leibniz,
matematik bilgisinin çoğunu boş yere israf etmiştir. Her ne
olursa olsun, Leibniz bir değil birçok hayat yaşamıştır.
Sadece diplomatik alanda yaptığı işler, bir insanın hayatını
doldurmaya yeter. Şüphesiz, bu çok yönlü yaşamın sonu
gelmedi. Eğer onun eğildiği her konuda verdiği eserleri
toplayacak büyük adamlar olsaydı, bugünkü ilim ve özellikle
matematik tarihi bambaşka olurdu. Bunun yerine, yirmi
yaşında Mainz Elektörü için bir hukuk danışmanı ve hatırı
sayılır bir ticaret memuru oldu.
1672 yılına kadar, modern matematik hakkında çok az şey
biliniyordu. Yirmi altı yaşına gelince, Paris'te fizikçi
Christian Huygens'e (1629 -1695) rastladı. Saatler kuramı ve
ışığın dalga kuramının kurucusu olan Huygens aynı zamanda
iyi bir matematikçiydi. Leibniz'e sarkaç üzerinde yaptığı
çalışmaları gösterdi. Huygens'in kendisine dersler vermesini
istedi ve onun bu isteği Huygens tarafından kabul edildi.
Doğuştan bir matematikçi olan Leibniz'in dehası, Huygens'in
verdiği dersler altında parlamaya başladı. 1673 yılının ocak
ayından Mart ayına kadar İngiltere'ye yaptığı seyahatler
süresince derslere ara verildi. İngiliz matematikçilerinin
bazılarına yaptığı çalışmaları gösterdi. Böylece onlarla
tanıştı.
Leibniz, Londra'da kaldığı süre içinde Royal
Society'nin toplantılarına katıldı. Orada, kendisinin
yaptığı hesap makinesini ve diğer keşiflerini sundu. 1673
yılında Royal Society'nin ilk yabancı üyesi oldu. Buna
karşın, Newton da, 1700 yılında Paris'teki İlimler
Akademisinin ilk yabancı üyesi seçildi. Londra'ya dönünce,
Huygens ona matematik çalışmalarına devam etmesini öğütledi;
1675 yılında diferansiyel hesabın bazı basit formüllerini
çıkarmış, yine kendi sözüne göre, temel teoremi keşfetmişti.
Fakat bu teorem ancak 11 Temmuz 1677 yılından önce
yayınlanmadı. Newton da eserini Leibniz'in eseri
yayınlandıktan sonra yayınladı. Leibniz, 1682 yılında
kurduğu ve baş yazarlığını yaptığı Acta Eruditorum'da
imzasız yazdığı bir yazı ile Newton'un sert bir eleştirisini
yapınca kıyametler koptu ve aralarındaki tartışma ciddi
boyutlara ulaştı. 1677 ile 1704 yılları arasında, Leibniz'in
yaptığı çalışmalar tüm Avrupa'da yayıldı. Özellikle,
İsviçre'li Jacques ve Jean Bernoulli'nin bu matematiğin
yayılmasında çok fazla yararları oldu. Halbuki, İngiliz'ler
Newton'un çalışmalarını devam ettirmediler. Bu nedenle de
İngiltere'den uzun yıllar matematikçi çıkmadı.
Leibniz'in son kırk yılı, aşağı yukarı Brunswick
ailesine hizmetle geçti. Bu aile için bir arşivci, soylarını
çıkaran bir tarihçi olarak çalışıyordu. Efendilerinin
çıkarları için eski evrakları çıkarıyor ve yerine göre de
ustaca tarihi gerçekleri saptırmak için silinti ve kazıntı
bile yapıyordu. 1687 ile 1690 yılları arasında tarihi
araştırmalar yapmak amacıyla tüm Almanya'yı, Avusturya'yı ve
İtalya'yı gezdi.
İtalya'da bulunduğu sırada Roma'yı ziyaret etti.
Papa tarafından Vatikan'ın kütüphanecilik görevini almaya
davet edildi. Koşullardan ilki Katolik olması ile ilgili
olduğundan, bu görevi Leibniz kabul etmeyerek geri çevirdi.
Bir ara Katoliklerle Protestanları barıştırmak için 1683
yılında Hannover'de toplanıldı. Fakat bir barış sağlanamadı.
Leibniz'in bu ve bundan sonraki barıştırma ve birleştirme
çalışmaları da sonuç vermedi. 1688 yılında Katoliklerle
Protestanlar arasında İngiltere'de kanlı çarpışmalar oldu.
Her iki tarafın karşılıklı suçlamaları ve kötülemeleri
altında bu mezhep kavgaları sürüp gitti. Bu kavgalardan
zarar gören birçok matematikçi de vardır.
Leibniz'in uğraştığı konuların tam bir listesini
vermek olanaksızdır. İktisat, filoloji, devletler hukuku,
maden ocakları yapımı, teoloji, sayısız akademinin kurulması
ve geliştirilmesi gibi her şeye el atmıştır. Onun en az
başarılı olduğu saha mekanik ve fizikti. En önemli eserleri
içinde birçok akademiyi kurması ve onları çalıştırması
sayılabilir.
Altmış sekiz yaşına doğru iyice Çöktü. Eski zekası
kalmadı. Sanki bir gölge haline gelmişti. Hastaydı. Çok
çabuk ihtiyarlıyordu. Tüm hayatınca prenslere hizmet etmiş
olan Leibniz, bu hizmetlerin karşılığını görüyordu.
Tartışmalardan bıkmış ve kendisi de çökmüştü. Daha önce
hizmetini yürüttüğü George Louis, onu kabul etmiyor ve
Hannover kütüphanesine gidip ünlü Brunswick ailesinin yanına
dönmesini öğütlüyordu. Üç yüz yıllık bir tarih zamanını
inceledikten sonra bu tarihi 1005 yılından öteye götüremedi.
Tarihte diplomatça bazı değiştirmeler de yapmıştır. Bu da
onun saygınlığına biraz gölge düşürmüştür. Leibniz'in bu el
yazmalarını da tam olarak inceleyecek kimse çıkmamıştır.
Bu kadar çok yönlü olan Leibniz, yetmiş yaşına
gelince, 14 Kasım 1716 günü Hannover'de öldü. Bizde,
matematiğe yaptığı sayısız hizmetleriyle yaşamaktadır.
www.matematikgeometri.com

Leonhard Euler (1707 - 1783)
18.
yüzyıl İsviçre'si, matematikçiler ailesinin en meşhur
matematikçisidir. Çağdaşları tarafından "Canlı Analiz" adı
ile belirtilir. Aynı zamanda; matematik tarihinde, en çok
eser ortaya koyan matematikçi olarak görülür. Kaynaklar,
matematikle ilgili ortaya koyduğu eser sayısını seksen
olarak belirtir.
İsviçre'nin Bale şehrinde, 15 Nisan 1707 tarihinde
doğmuştur. Ertesi yıl, babası Paul Euler ve Annesi
Merguerite Brucker ile birlikte, babasının kalvinist papazı
olduğu Bale şehrinin yakınındaki Richen köyüne yerleşti.
Genç yaşta Bale Üniversitesi'ne girerek teoloji ve
İbranice öğrenimi de gördü.
Büyük Petro'nun Rusya'ya getirdiği ressam Gsell'in
kızı ile evlendi. Çocuklarını çok severdi. Sekizi küçük
yaşlarında ölen on üç çocuğu oldu. 1735 yılında aşırı
çalışma sonucu beynine kan hücüm ederek, sağ gözünü
kaybetti. Gittikçe artan bir körlük sonucu, geri kalan
ömrünü üzüntü içerisinde geçirdi.
1736 yılında, karısının ölümü, O'na büyük üzüntü
kaynağı oldu. Ertesi yıl, ilk karısının üvey kardeşi
Salomone A. Gsell ile evlendi. Başka bir büyük felaket de,
sol gözünü iyi etmek ümidi ile yapılan ameliyatın
muvaffakiyetsizlikle neticelenmesi oldu. Başlangıçta
ameliyat başarılı geçti. Sonraları, yaranın iltihaplanması
sonucu, şiddetli acılar çekti.
7 Eylül 1983 tarihinde, 77 yaşında iken, beyin
kanaması sonucu hayata gözlerini kapadı.
İLMİ ŞAHSİYETİ
İlk matematik bilgilerini, babası Paul Euler'den
aldı. İlahiyat öğrenimi görmek üzere, Basel Üniversitesine
gönderildi. Burada Jean (I) Bernovilli 'nin derslerine devam
etti. O'nun oğulları ile yakın arkadaş oldu. Onlar, Katerina
I tarafından Saint-Betesburg'a çağrılınca, Euler de beraber
gitti. 1732 yılında, İsviçre'ye dönen Daniel Bernouilli'nin
kürsüsünde, O'nun yerini aldı. 1735 yılında, Mekanik Üstüne
İnceleme (Traite Comple de Mecanique) adlı kitabı
yayımlandı. Bu eserdeki konular, analizin, hareket bilimine
uygulandığı ilk eserdir. 1741 yılında, Frederich II
tarafından Berlin'e davet edildi ve 1744 yılında, Berlin
Akademisi Matematik Bölümü Müdürü oldu.
Kendilerine oranla, bazı belirsiz fonksiyonların,
bütün öteki fonksiyonlardan daha büyük ve daha küçük olduğu
eğrileri veya yüzeyleri belirlemeye yarayan, Eş Çevreler
Teorisi (Theorie des Isoperimetres) adlı eserini bu sırada
bitirdi. Euler, bu eserinde, konu ile ilgili çözümlerin
metodunu geliştirdi ve bunu genel bir formülle gösterdi.
Aynı yıl, Gezegenlerin ve Kuyrukluyıldızların Hareket
Teorisi (Theroie du Mouvement des Planetes et des Cometes)
adlı eserini yayımladı. Mıknatıslanma Torisi (Theroie de L'
Aimantation) için, Paris Fen Akademisinin koyduğu ödülü
kazandı. Bu yıllarda, Prusya Kralı'nın istediği, balistik
problemleri çözdü. Kralın yeğeni, Anhalt-Dessau Prensesi,
O'ndan fizik dersleri almak istedi. Yine bu sırada, Sonsuz
Küçükler Analizine Giriş (İntroduction in Analysis
İnfinitrom) (1748) ve Diferansiyel Hesabın Kuruluşları (İntotuones
Calculi Differeniolis) (1755) adlı iki eseri yayımlandı. Bu
kitaplar, uzun yıllar, konusu ile ilgili temel eserler
sayıldı.
1776 yılında; Katerine II tarafından, Saint-Petersburg'a
çağrıldığı sırada, öbür gözünü de kaybetti. Fakat bu
sakatlık, O'nu çalışmalarından alıkoymadı ve İntegral
Hesabın Kuruluşları (İnstitutiones Calculi İntegralis)
(1768-1770) adlı eserinin çıkmasına engel olmadı.
Paris Fen Akademisi, Euler'in birçok çalışmalarını
mükafatlandırmıştı. Ay teorisini, yeniden geliştirmesi için,
1770 ve 1773 yıllarında bir yarışma açtı. Bu yarışmayı,
Euler ve oğlu Johann Alberecht kazandı.
Euler, matematikte yeni olan; Euler Açıları, Euler
Çemberi, Euler Değişmezi, Euler Doğrusu, Euler Formülleri,
Euler Fonksiyonu, Euler şekilleri gibi, pek çok yeni
kavramlar kazandırdı.
www.matematikgeometri.com

Lipschitz (1832 - 1903)
Bir
Alman matematikçisi olan Rudolph Otto Sigismund Lipschitz,
1832 yılında Königsberg'de doğdu. 1864 yılından itibaren
Bonn üniversitesinde matematik profesörlüğü yaptı. Matematik
analiz ve diferansiyel geometrinin gelişmesine önemli
katkılarda bulundu. Diferansiyel denklemler sisteminin
varlığı ve genel integralinin tekliği teoremlerini
ispatladı. Bu ispat, Cauchy'nin ispatında kullanılan
koşullardan daha çok genel koşullar altında geçerlidir.
Diferansiyel geometri alanında, Ricci ve Levi-Civita'nın
çözümlediği diferansiyel hesabın formül haline
getirilmesinde çok önemli rol oynayan incelemeler yaptı.
1903 yılında Bonn'da öldü.
www.matematikgeometri.com

Maclaurin (1698 - 1746)
İskoçya'lı bir matematikçi olan Colin Maclaurin, 1698
yılında Kilmodan'da doğdu. 1717 yılında Aberdeen'deki
Marischal Kolejinde matematik dersleri verdi. Maclaurin,
Newton'un en başarılı öğrencilerinden biriydi. Geometri,
cebir ve sonsuz küçükler hesabıyla ilgili eserler verdi.
1719 yılında "Organik Geometri" adlı eseri yayınlandı. Bu
eserde, konikler, üçüncü ve dördüncü dereceden eğriler
incelendi. Eğriler ve maksimumları üzerine buluşlar yaptı.
1742 yılında yayınladığı kitapta, kendi adıyla anılan,
formülü ve bazı fizik buluşları vardır. Maclaurin'i yaşatan
ve çok kullanılan Maclaurin açılımı veya serisidir. 1746
yılında Edinburgh'ta öldü.
www.matematikgeometri.com

Minkowski (1864 - 1909)
Litvanya'lı
bir matematikçi olan Hermann Minkowski, 1864 yılında
Aleksotas'te doğdu. 1896 ile 1902 yılları arasında Zürih
Federal Politeknik Okulunda ve ölünceye kadar da Göttingen
Üniversitesinde profesörlük yaptı. 1882 yılında, tam
katsayılı ikinci dereceden şekiller kuramının temelleri
üstüne inceleme yazısıyla Fen Akademisinin büyük matematik
ödülünü aldı. Euclides olmayan geometriyle karıştırılmaması
gereken bir sayılar geometrisi kurarak sayılar kuramına bazı
geometrik kavramlar getirdi. Sonunda özel bir metrikle
donatılmış dört boyutlu özel bir uzaya başvurarak,
Einstein'in kısıtlı bağlılık kuramının, bugün klasik sayılan
geometrik bir yorumunu verdi. Buna Minkowski uzay zamanı
denir. Sayılar geometrisi, 1896 yılında basıldı. 1907
yılında "Diophantus Yaklaşımları" adlı eseri yayınladı.
"Çalışmalar" adlı yapıtı da 1911 yılında çıktı. Analizin
birçok dalında Minkowski eşitsizliği kullanılır. Kendisi,
1909 yılında Göttingen'de öldü.
www.matematikgeometri.com

Isaac Newton (1642 - 1727)
1642
yılında İngiltere'nin Woolsthrope kasabasında dünyaya gelen
Newton'un en önemli buluşu, diferansiyel ve integral hesabı
keşfetmesidir. Zaten Newton'u dünyada gelip geçmiş üç büyük
matematikçiden biri yapan buluşu budur. İşin teknik yönü,
üniversitelerde uzun uzun verilir. Bu nedenle, sadece adı
bizim için şimdilik yeterlidir. Newton, bir ara teolojiye de
ilgi duydu. Bu konuda bazı yorumları ve düşünceleri de
vardır.
Newton, 1661
yılının haziran ayında Cambridge'deki Trinity College'e
girdi. Giderlerinin bazılarını karşılamak için okulda bazı
işlerde çalışıyordu. İç harp İngiltere'de tüm şiddetiyle
sürüyordu. Önceleri yavaş, fakat sonraları çabuk olarak
kendini toparladı ve çalışmalarına daldı.
Newton'un
matematik öğretmeni Isaac Barrow (1630 - 1677), hem
ilahiyatçı ve hem de matematikçi biriydi. Matematikte parlak
fikirli olan Barrow, öğrencisinin kendisinden çok ileride
olduğunu kabul ediyor ve 1669 yılında matematik kürsüsünü
bırakıp sırası gelince, yerini o eşsiz büyük deha Newton'a
bırakıyordu.
Barrow, geometri
derslerinde kendine özgü yöntemlerle, alanları hesaplamak,
eğrilere üzerindeki noktalardan teğet çizmek için yollar
gösteriyordu. İşte bu dersler Newton'u diferansiyel ve
integral hesabı bulmaya ve bu sahada çalışmaya yönelten ilk
adımlardır.
Diferansiyel ve
integral hesabın bulunmasında, değişken, fonksiyon ve limit
kavramı kullanılmıştır. Fonksiyon kelimesini ilk kez
Leibniz
kullanmıştır. Bugüne kadar da bu sözcük değiştirilmemiştir.
Limit fikrini ve kavramını Newton ve Leibniz kullanmıştır.
Özellikle Newton bu sahada başarılı olmuştur. Her ikisi de
çok yönlü olan bu dahiler, aynı zamanda birbirlerinden
habersiz az çok farklılık gösteren yöntemleriyle
diferansiyel ve integral hesabı bulmuşlardır.
Isaac Newton, 1727
yılında böbreklerindeki rahatsızlık yüzünden yaşamını
yitirdi.
www.matematikgeometri.com

Pascal (1623 - 1662)
Pascal, 19 Haziran 1623 günü Fransa'da Clermont'ta doğdu.
Babası kültürlü bir adamdı. Pascal yedi yaşına gelince,
babası Paris'e yerleşti. Yedi yaşına gelen parlak çocuk
öğrenimine başladı. Kendisi gibi çok güzel ve kültürlü iki
kız kardeşi vardı. Özellikle Jak Qualine, Pascal'ın
yaşamında önemli rol oynamıştır. Kız kardeşinin bu etkisi
bazen iyi, fakat çoğu kötü yönde olmuştur.
Pascal doğduğunda, Descartes yirmi yedi
yaşındaydı. Descartes öldükten sonra Pascal daha on iki yıl
yaşadı. Newton'dan sadece birkaç yıl önce doğmuştur.
Descartes ve Fermat gibi büyük matematikçilerle çağdaş
olması bir yerde kendisi için bir şanssızlıktı. Bu nedenle,
tek başına oluşturabileceği olasılıklar kuramının keşfini
Fermat'la paylaştı. Kendisini harika çocuk diye ünlü yapan
yaratıcı geometri fikrini, kendisinden daha az ünlü olan
Desargues'dan esinlendi. Daha çok din ve felsefe konularına
eğildiği için matematiğe az zaman ayırdı. Kız kardeşi ona bu
konuda egemendi. Buna karşın, yapabileceğinin çok daha
fazlasını verdi.
Pascal, çok erken gelişen bir çocuktu. Fakat,
vücutça oldukça zayıftı. Bunun tersine, kafası çok parlaktı.
Öğrenimi başlangıçta çok başarılı geçiyordu. Çok küçük yaşta
olmasına rağmen, matematiğe gösterdiği ilgi çok dikkati
çekiyordu. Hatta, matematik problemleriyle gece gündüz
uğraşmaya başladı. Sağlığının bozulacağından kuşkulanan
babası, bir aralık onun matematik çalışmasına engel olduysa
da, onun bu davranışı Pascal'ın matematik çalışmasına daha
çok yöneltti. Geometri çalışmak için oyunlarını bıraktı. On
iki yaşında babasına, geometrinin ne dernek olduğunu sordu.
Euclides'in "Elements" adlı geometri kitabını kısa bir zaman
içinde yutarcasına bir roman gibi okudu.
Hiç bir yardım görmeden ve hiç bir geometri
okumadan, çok küçük yaşta bir üçgenin iç açılarının
toplamının 180 derece, yani iki dik açı olduğunu
kanıtlamıştır. Daha önce, hiç bir kitabı okumadan,
Euclides'in birçok önermesini ispatlamıştı, Yine, Pascal
hakkında abartma yapmaktan özellikle kaçınan kız kardeşi
Gilbert'in anlattıklarına göre; Pascal Euclides'in ilk otuz
iki önermesini Elements adlı kitabındaki sıraya göre
bulmuştur. Otuz ikinci önerme ise, bir üçgenin iç açılarının
toplamı ile ilgili ispatıdır.
Pascal on dört yaşına gelince, Mersenne tarafından yönetilen
ilmi tartışmalara kabul edildi. Bu tartışmaların yapılması,
Fransız İlimler Akademisini doğurdu. Pascal kendi kendine
bir geometrici olmuştu. Baba Pascal'ın hükümet makamlarıyla
boğuşması aileyi kötü duruma düşürdü. Güzel ve parlak kız
kardeşi Jacqueline, vergi konusunda babası ile anlaşmazlığa
düşen Cardinal de Richelieu'yu eğlendirmek için, önünde
oynatılan bir oyunda kendisini tanıtmadan oyuna çıkar.
Kendini hayran eden artistin kim olduğunu öğrenen Cardinal,
tüm aileyi bağışlar ve ondan sonra baba Pascal'a bir
memurluk verir.
Pascal, on altı yaşından önce, 1639 yılında,
geometrilerin en güzel teoremini ispat etti. On dokuzuncu
yüzyılda yaşayan İngiliz matematikçisi ünlü Sylvester,
Pascal'ın bu büyük teoremine "kedi beşiği" adını vermiştir.
Pascal, on bir yaşına gelince sesler hakkında bir eser
vermiştir. On altı yaşındayken, konikler üzerine bir eser
yazarak, ünlü Descartes'i hayretlere düşürmüştür. On sekiz
yaşına gelince, şimdi Paris sanayi müzesinde saklanan hesap
makinesini bulmuştur. Fizikte, havanın ağırlığını, sıvıların
denge halini ve basıncı hakkında Pascal kanunlarını
bulmuştur. Apollonius ve başkalarının çalışmalarını birer
sonuç kabul eden dört yüz tane önerine ortaya koymuştur. Bu
eserin tümü basılamadığı için, bir daha da ele geçmemek
üzere kaybolmuştur. Fakat, Leibniz bu eserin bir kopyasını
görmüş ve onu inceleme şanslılığına ermiştir. Pascal'ın bu
eseri geometrik bir metrik olmayıp bir izdüşüm
geometrisidir. Aristo, matematiği çokluklar ilmi diye
tanımlıyordu. Oysa Pascal'ın geometrisinde çokluk yoktur.
Pascal, on yedi yaşından ölümü olan otuz dokuz
yaşına kadar ızdırapsız ve acısız gün görmedi. Hazımsızlık,
mide ağrıları, uykusuzluk, yan uyuklamalar ve bu ağrıların
verdiği gece kabusları onu yedi bitirdi. Böyle olmasına
karşın, yine de bu ağrılar içinde durmadan çalışıyordu.
Yirmi üç yaşlarında, kız kardeşinin baskı ve
etkisiyle Hıristiyan dinine ve bunun içinde bazı tarikatlara
girdi. Bu konuda epey sarsıntılar da geçirdi. Fakat, yine
onda matematik ağır bastı. Pascal, hurma ağaçları gibi
tepeden kurumaya başladı. Aynı yıl hazım organları bozuldu.
Bu ara geçici bir felç geçirdi. Bu ona çok ağrılar verdi.
Her şeye rağmen, düşüncesi ve kafasının çalışmaları
sürüyordu.
1648 yılında Toriçelli'nin (1608 -1647)
çalışmalarını inceleyerek, onun da önüne geçti. Yükseklikle
basıncın değiştiğini saptadı. Descartes, Pascal'la çeşitli
konuları konuşmak ve özellikle barometre hakkında bilgi
almak için geldi. Bu iki bilginin yaradılış ve ruhsal
durumları pek uyuşmuyordu. Descartes, konikler üzerine
yazılan eserin on altı yaşında bir çocuk tarafından
yazıldığına inanmayı açıkça kabul etmedi. Daha da ileri
giderek, Pascal'ın barometre deneyleri düşüncesini,
Mersenne'nin çalışmalarından çalmış olmasından şüphelendi.
Descartes'le Pascal'ın aralarında çekememezliğe neden olan
üçüncü konu din üzerine olan düşüncelerindeki ayrılıklardı.
Descartes Cizvitleri tutuyor, Pascal'sa Jansen'in mezhebini
savunuyordu. Pascal'ın açık sözlü kız kardeşi Jacqueline'nin
sözlerine bakılırsa, bu iki dahi birbirlerini oldukça
kıskanıyorlardı. Bu nedenle de, adı geçen yukarıdaki görüşme
ve ziyaret soğuk bir buluşma olmuştu. Descartes'in genç
dostuna bazı öğütleri oldu. Pascal da onu ciddiye almadı.
1658 yılının bir gecesinde, uykusuzluk ve diş ağrılarından
kıvranan Pascal, kerpetenin egemen olduğu bir zamanda,
korkunç ağrılarını unutmak amacıyla, birçok ünlü
matematikçinin uğraştığı zarif sikloid eğrisine daldı. Tüm
ağrılarının geçtiğini gördü. Ya da, sikloid üzerine o kadar
daldı ki, tüm ağrı ve acılarını unuttu. Tam sekiz gün
sikloid geometrisi üzerinde çalıştı. Bu eğri ile ilgili olan
çeşitli problemleri çözmeyi başardı. Bu buluşlarının
bazılarını takma Amos Detonville imzasıyla, Fransız ve
İngiliz matematikçilerine meydan ,okumak amacıyla
basılmıştır. 1658 yılında kendini oldukça hasta hissetti.
Kısa aralıklarla gelen uyuklamalar dışında, şiddetli ve
dinmek bilmeyen baş ağrıları ona çok eziyet ediyordu. Tam
dört yıl bu ağrılarla kıvrandı. 1662 yılının haziran ayında
otuz dokuz yaşındayken öldü. Ölümünden sonra yapılan
otopsisinde, ağrılarının nedeninin ciddi bir beyin
hastalığından ileri geldiği saptandı.
Pascal, Fermat ile birlikte olasılıklar kuramını
kurmakla, yeni bir matematik dünyası yaratmış oluyordu. Bu
kuramın tüm inceliklerini ortaya döktü. Bu kuramı
oluştururken, Fermat'la sürekli haberleşmişlerdir. Yapılan
bu mektup görüşmeleri incelendiğinde, bu kuramın gerçek
kurucularının Pascal ile Fermat'ın eşit payları olduğu
görülür. Yaptıkları şeyler temelde aynı, fakat derinlemesine
inilmeleri ayrı ayrıdır. Bu arada Pascal'ın düştüğü ufak
hatayı Fermat belirtince, Pascal da bu hatasını hemen
düzeltti. Bu haberleşmedeki ilk mektuplar kaybolmuşsa da,
daha sonraki mektuplar hala eldedir.
Bu büyük olasılıklar kuramının çıkış nedeni,
Pascal'a kumarbaz Chevalier de Mere tarafından
önerilmesiydi. En önemli görevi de elli iki kağıt oyunu
oynuyordu. Bu ara tavla zarlarının, şekilleri aynı olan ayrı
renkli bilyelerin önemi büyüktür. Buna bağlı olarak, ünlü
Pascal üçgeni doğdu. Pascal'ın bu üçgeni, daha sonraki
yıllarda çok kullanıldı. Özellikle seri açılımları ve binom
açılımı bu yöntemle kolaylıkla bulunur.
1
11
121
1331
14641
Pascal üçgeni, binom açılımındaki katsayıları
bulmaya yarar. Pascal'ın bu üçgeni, olasılıklar kuramında da
ustalıkla kullanılır. Bu üçgen, biyolojideki uygulamalar,
matematik, istatistik ve pek çok modern fizik konularında
uygulama alanı bulunur.
Hıristiyan dini, mezhepler ve sonu gelmez ağrılar
içinde bir dahi maddi olarak yok olup gitmiştir. Fakat,
bıraktıklarıyla yaşamaktadır.
www.matematikgeometri.com

Pierre De Fermat (1601-1665)
Fermat
17 Ağustos 1601 yılında Fransa 'nın Beaumont-de-Lomagne
kentinde doğmuştur. Babası zengin bir deri tüccarı ve
Beaumont-de-Lomagne 'de ikinci konsolostu. Fermat 'ın bir
erkek kardeşi ve iki kız kardeşi vardı ve doğmuş olduğu bu
kentte büyümüştü. Buna karşın yerel Fransiscan Manastırına
gittiğine dair çok az kanıt vardır.
1920 'lerin ikinci yarısında, Bordeaux 'ya
gitmeden önce Toulouse Üniversitesinde eğitim görmüştür.
Bordeaux 'da ilk ciddi matematiksel araştırmalarına başlamış
ve 1629 'da orada bulunan bir matematikçiye Apollonius 'un
Plane loci adlı eserinin, kendisinin düzenlemiş
olduğu bir kopyasını sunmuştur. Bordeaux 'da Beaugrand ile
tanışmış ve bu sırada matematiğe olan ilgisini Fermat ile
paylaşan Etienne d'Espagnet 'e sunmuş olduğu "maximum ve
minimum" üzerindeki önemli çalışmalarını üretmiştir.
Bordeaux 'dan, üniversitede hukuk eğitimi aldığı
Orléans 'a gitmiştir. Medeni hukuk alanında derece almış ve
Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma hakkını
kazanmıştır. Böylece Fermat 1631 yılından itibaren artık bir
hukukçu ve Toulouse 'da bir devlet memuru olmuştur ve sahip
olduğu bu işinden dolayı, ona Pierre Fermat olan adını
Pierre de Fermat olarak değiştirme yetkisi verilmiştir..
Fermat hayatının geri kalan kısmını Toulouse 'da
geçirdi, ancak orada çalıştığı kadar doğduğu yer olan
Beaumont-de-Lomagne 'da ve Castres yakınlarında bir kasabada
da çalıştı. 14 Mayıs 1631 'deki atamasından itibaren
parlâmentonun düşük meclisinde çalışmış ancak 16 Ocak 1638
'de daha yüksek bir meclise atanmış ve 1652 'de ceza
mahkemesinin en yüksek makamına terfi ettirilmiştir. Meslek
yaşamında elde edebileceği daha yüksek terfiler de vardı
ancak terfiler çoğunlukla yaşça daha kıdemliler tarafından
veriliyordu ve 1650 'lerin başlarında veba bu bölgeyi fena
vurmuş ve bu kıdemlilerin çoğu ölmüştü. Fermat 'ın kendisi
de vebaya yakalandı ve 1653 'de öldü.
Tabi ki Fermat Matematikle de meşgul olmuştu.
Toulouse 'ya gittikten sonra da Beaugrand ile matematik
arkadaşlığını sürdürmüştür ancak burada yeni bir matematik
arkadaşı daha kazanmıştır, o da Carcavi 'dir. Carcavi de
Fermat gibi bir meclis üyesidir, ancak onları yakınlaştıran
ve aralarında paylaştıkları şey matematik olmuştur. Fermat
Cercavi 'ye matematik üzerine olan buluşlarını anlatmıştır.
1636 'da Cercavi işi dolayısıyla Paris 'e gitti ve
Mersenne ve grubuyla temasa geçti. Carcavi 'nin, Fermat 'ın
düşen nesneler ile ilgili olarak buldukları ile ilgili
açıklamaları Mersenne 'in büyük ilgisini çekti ve Fermat 'a
bir mektup yazdı. Fermat 26 Nisan 1636 'da bu mektubu
cevapladı ve Mersenne 'e bazı hataları belirtmenin yanı sıra
spiraller üzerindeki çalışmalarını ve Apollonius 'un
Plane loci adlı eserindeki düzenlemeleriyle ilgili
açıklamaları da yazdı. Fermat 'ın spiraller üzerindeki
çalışmaları, serbest düşmede nesnenin izlediği yolun hesaba
katılmasıyla motive edilmiş oldu ve Archimedes 'in
spirallerin altında kalan alanı hesaplamaya yönelik
çalışmalarının genelleştirilmiş hallerinin metodlarını
kullandı.
Bu ilk mektupta aynı zamanda Fermat 'ın Mersenne
'den, Paris matematikçilerine vermesini istediği iki tane
maximum problemi de vardı. Bu Fermat 'ın mektuplarının tipik
bir özelliğiydi, kendisinin daha önceden bulmuş olduğu bir
sonucu, başkalarının da bulmasını sağlamak için onlara
meydan okuyacaktı....
Roberval ve Mersenne Fermat 'ın bu ilk mektubunu ve
diğerlerini gerçekten oldukça zorlayıcı buldular ve
genellikle bilinen tekniklerle çözülemeyeceğini gördüler.
Bunun üzerine Fermat 'tan kullandığı metotlarını
açıklamasını istediler ve Fermat Paris 'teki
matematikçilere "bir eğrinin , maximum, minimum ve
teğetlerini belirleme metotları" 'nı, kendisinin yeniden
düzenlemiş olduğu Apollonius 'un Plane loci adlı
eserini ve yine kendisinin geometriye cebirsel yaklaşım -Introduction
to Plane and Solid Loci yazılarını gönderdi.
Fermat, önemli matematikçiler arasında olma ününü
çabuk yakalamıştı, ancak çalışmalarını yayınlama girişimi
çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlandı, çünkü Fermat hiç bir
zaman çalışmalarının kusursuz bir forma sokulup tamamen
bitirilmiş bir hale gelmesini istememişti. Yine de bazı
metotları yayınlanmıştı, örneğin; Hérigone, en önemli
çalışmalarından biri olan Cursus mathematicus adlı
eserine Fermat 'ın maximum ve minimum metotlarını eklemişti.
Fermat ve diğer matematikçiler arasında giderek gelişen bu
mektuplaşmalar malesef evrensel bir övgü bulamamıştır.
Frenicle de Bessy, çözülmesini imkansız bulduğu Fermat 'ın
problemlerine karşı büyük bir kızgınlık duymuş ve bunun
üzerine Fermat 'a sert bir mektup yazmıştır. Fermat 'ın bu
mektuba detaylı bir açıklama vermesine karşılık yine de
Frenicle de Bessy, Fermat 'ın kendisini aldattığını
düşünmüştür.
1643 - 1654 yılları arasındaki dönem Fermat 'ın
Paris 'teki meslektaşlarıyla ilişkilerinin zayıfladığı
dönemlerdendi. Tabi bunun bazı sebepleri vardı. Birincisi,
Fermat 'ın işlerinin yoğunluğunun onun matematiğe fazla
zaman ayırmasını engellemesiydi. İkincisi ise 1648 yılından
itibaren Toulouse 'u ciddi bir biçimde etkileyen Fransa 'daki
sivil savaştı ve sonuncusu ise Toulouse 'daki hayatta ve
tabii ki Fermat 'ın hayatında ölümcül izler bırakan 1651
vebası. Buna rağmen yine de Fermat bu dönemde sayılar
teorisi üzerinde çalışmıştı.
Fermat çoğunlukla sayılar teorisi
üzerindeki çalışmalarıyla, özellikle Fermat 'ın son
teoremi (Fermat 's Last Theorem ) ile bilinir. Bu teorem
şu şekildedir;
n>2 için xn + yn = zn
eşitliğini sağlayan sıfırdan farklı x, y ve z tamsayıları
yoktur.
Fermat, Diophantus 'un Arithmetica adlı
eserinin Bachet tarafından yapılan çevirisinin kenarına
şunları yazdı; " Gerçekten de kaydadeğer bir ispat buldum
ancak bunu kitabın kenarına sığdırmam mümkün değil". Bu köşe
notu ancak Fermat 'ın oğlu Samuel 'in 1670 yılında
Diophantus 'un Arithmetica'sının Bachet çevirisinin
babasının notlarını da içeren yeni bir baskısını
yayınlamasından sonra bilinmeye başlandı.
Bugün kesin olmamakla birlikte Fermat 'ın bu
ispatının yanlış olduğuna inanılmaktadır. Fermat 'ın bu
iddiası 1993 Haziranında İngiliz matematikçi Andrew Wiles
tarafından ispatlandı, ancak Wiles bir süre sonra bazı
problemler ortaya çıkınca, ispatını bulduğuna dair iddiasını
geri aldı. 1994 Kasımında ise tekrar ,şu an bilinen, ispatı
bulduğunu açıkladı.
Fermat 'ın Paris 'li matematikçilerle
mektuplaşması 1654 yılında Etienne Pascal 'ın oğlu Blaise
Pascal 'ın, Fermat 'tan "olasılık" hakkındaki
fikirlerini açıklamasını rica eden bir mektup yazmasıyla
tekrar başladı. Aralarındaki kısa mektuplaşma "olasılık
teorisi" ni ortaya çıkardı ve bu sebeple bugün bu
teoriye, bu iki matematikçinin ortaklaşa teorisi olarak
bakılmaktadır. Durum her ne kadar böyle olsa da Fermat,
konuyu "olasılık" tan "sayılar teorisi" ne
çevirmeye çalıştı. Pascal bununla hiç ilgilenmedi ancak
Fermat bunu farketmeden Carcavi 'ye şunları yazdı;
Dahiliklerine gerçekten büyük saygı duyduğum Bay Pascal 'a
fikirlerimi açıkladığım için çok büyük mutluluk duyuyorum.
İkiniz de bu baskının sorumluluğunu üstlenebilirsiniz, kısa
açıklamalar ve eklemler yapabilirsiniz. İşlerim çok yoğun
olduğundan dolayı üzerimden büyük bir yük almış olursunuz.
ancak Pascal Fermat 'ın bu çalışmalarını yine de
yayınlamıyacaktı. Bunun üzerine Fermat çalışmalarının
yayınlanması ile ilgili bu ani fikrinden yine vazgeçti.
Fermat zor problemleriyle her zamankinden daha da ileri
giderek;
Fransız, İngiliz, Hollanda 'lı ve hiçbir
Avrupalı matematikçi tarafından çözülemeyen iki problem Bay
Fermat tarafından ortaya atılmıştır..
Şeklinde bir açıklama yaptı. Fermat 'ın
problemleri bir çok matematikçinin Sayılar Teorisi ni
önemli bir konu olarak düşünmesinden dolayı fazla ilgi
görmedi. Ancak Bu problemlerden ikincisi (N bir kare değil
iken Nx2 + 1 = y2 ifadesinin tüm
çözümlerini bulunuz, şeklinde olan problem) Wallis ve
Brouncker tarafından çözüldü ve bu çözüm sırasında
continued fraction konusu daha da geliştirilmiş oldu.
Frenicle de Bessy belki de Sayılar Teorisi 'ne ilgi
gösteren tek matematikçiydi, ancak ne var ki o da Fermat 'a
bu konuda destek olacak kadar bir matematik yeteneğine sahip
değildi.
Fermat, "iki küp 'ün toplamı bir küp olamaz"
adında başka problemler de ortaya atmıştı. ( Bu,
Fermat 'ın Son Teoremi olarak bilinen teoremin özel bir
halidir. Bu da Fermat 'ın genel kural için bulmuş olduğu
ispatın yanlış olduğunun farkına vardığını gösteriyor.) Bu
problemler şu şekildeydi: x2 + 4 = y3
ifadesinin iki, x2 + 2 = y3 ifadesinin
ise tek tamsayı çözümü vardır.
1656 yılında Fermat Huygens ile mektuplaşmaya
başladı. Bu mektuplaşmalar zamanla Fermat 'ın sayesinde
Sayılar Teorisi 'ne doğru yönlenmeye başladı. Bu Huygens
'in ilgisini çekmiyordu ancak Fermat bu konuda ısrarlıydı ve
1659 yılında Carcavi vasıtasıyla Huygens 'e "New Account
of Discoveries in the Science of Numbers" adlı eseri
yolladı ve daha önce yapmadığı kadar çok metodunu ortaya
koydu.
Fermat, sonsuz iniş 'in metotlarını açıkladı ve
bunu 4k+1 formundaki asal sayıların iki kare toplamı olarak
yazılabileceğini kanıtlamada kullandı. Farz edelim ki 4k+1
formundaki bir asal sayı iki kare toplamı olarak
yazılamasın, öyleyse 4k+1 formunda iki kare toplamı olarak
yazılamayan daha küçük bir sayı vardır. Fermat 'ın bu
mektupta açıklayamadığı ise küçük sayının daha büyük olan
sayıdan nasıl üretileceğidir. Bir varsayım Fermat 'ın bu
adımı nasıl gerçekleştireceğini bilmediğini söylemektedir,
ancak şu bir gerçektir ki Fermat 'ın metodunu açıklamada
düşmüş olduğu bu çıkmaz, matematikçilerin ilgisini konu
üzerinde yitirmesine neden olmuştur. Ve bu Euler 'in bu
konudaki problemleri tekrar ele alıp bu boşlukları
doldurmasına dek sürmüştür.
www.matematikgeometri.com

Pisagor (M.Ö. 596 - 500)
Samos'lu
Pisagor'un, Milattan önce 596 yıllarında doğduğu tahmin
ediliyor. Doğumu gibi ölüm tarihi de kesin değildir. Bugünkü
adıyla bilinen Sisam Adasında 596 veya 582 yılında
doğmuştur. Hayatı hakkında çok az bilgiler vardır. Bu
bilgilerin birçoğu da kulaktan kulağa söylentiler biçiminde
gelmiştir. Fakat, önceleri doğduğu yer olan Sisam Adasında
okuduğu, daha sonraları Mısır ve Babil'e giderek oralarda
bilgilerini ilerlettiği ve ülkesine geri dönerek dersler
verdiği söylenir. Kendisinden önceki bilgilerin tümünü
öğrenmiş ve derlemiştir. Kendisi, bir Yunan filozofu ve
matematikçisidir. Ülkesinde hüküm süren politik baskılardan
kaçarak, İtalya'nın güneyindeki Kroton şehrine gelmiş ve
ünlü okulunu burada açarak şöhrete kavuşmuştur. Yarı
söylentilere göre felsefe okulunun kurucusudur. Bu okul aynı
zamanda dini bir topluluk ve o zamanın politikasına oldukça
egemendir. Yine söylentilere göre, Pisagor'un matematik,
fizik, astronomi, felsefe ve müzikte getirmek istediği
yenilik, buluşlar ve ışıkları hazmedemeyen bir takım siyaset
ve din yobazları halkı Pisagor'a karşı ayaklandırarak
okulunu ateşe vermişler, Pisagor ve öğrencileri bu okulun
içinde alevler arasında M.Ö. 500 yıllarında ölmüşlerdir. Bu
nedenle Pisagor ve yaptıkları hakkında az bilgiler bize
kadar gelmiştir. Pisagor'un ve öğrencilerinin yaptıklarının
birçoğu bu alevler arasında yok olup gitmiştir.
Pisagor, M.Ö. altıncı yüzyılda, dünyanın güneş
etrafında hareket ettiğini ileri sürdüğü zaman oldukça sert
olan bir hareketle karşılaşmıştır. O tarihlerde kağıt
olmadığı için, bu buluşlarını nasıl elde edildiği, yine bu
devirlerdeki bilgilerin hangisinin Pisagor'a ait olduğu
kesin olarak bilinmemektedir. Hatta, okuldaki öğretim
araçlarının masa üzerindeki ıslak kum olduğu söylenir. Bu
koşullar altındaki ilmi gerçeklerin tümü o zaman yazıya
geçmediği için, birçoğu da zamanla kaybolup gitmiştir. Bu
nedenle, Pisagor'un okulu ve öğrencileri ile birlikte
yanmalarından, eser bırakıp bırakmadığı da kesin olarak
belli değildir. Geometride, aksiyomlar ve postülatlar her
şeyden önce gelmelidir. Sonuçlar bu aksiyom ve
postülatlardan yararlanılarak elde edilmelidir düşüncesini
ilk bulan ve ilk uygulayan matematikçi Pisagor'dur.
Matematiğe aksiyomatik düşünceyi ve ispat fikrini getiren
yine Pisagor'dur. Çarpma cetvelinin bulunuşu ve geometriye
uygulanması, yine Pisagor tarafından yapıldığı söylenir. En
önemli buluşlarından biri de, doğadaki her şeyin
matematiksel olarak açıklanması ve yorumlanması
düşüncesidir. Yaşayış ve inanışı, ilimle açıklama ve
yorumlamayı o getirmiştir.
Müzik üzerine de çalışmaları vardır. Müzik
tonlarının, telin uzunluğunun oranlarına bağlı olduğunu
keşfetmiş ve bunun tüm sayılara yorumlamasını düşünmüştür.
Bir yerde bugünkü gerçel ekseni söylemeden düşünmüştür. Bu
da, bugünkü kullandığımız gerçel eksenin sayı sisteminde
kullanılmasından başka bir şey değildir. Fakat, eski Yunan
matematikçileri gerçel sayıları bilmiyorlardı. O zamanlar,
rasyonel sayıları uzunlukları ölçmek için kullanıyorlardı.
Bunun için belli bir birim alıyorlar ve bu birime
oranlayarak iki nokta arasındaki uzunluğu ölçüyorlardı.
Rasyonel sayılarla ölçülemeyen uzunluğun keşfi 2600 yıl önce
Yunan matematikçileri tarafından olmuştur. Bu sonuçta, halen
değerini koruyan ve koruyacak olan ünlü Pisagor teoremine
dayanır. Pisagor teoremi, matematikteki en büyük buluşlardan
biridir. Hele zamanımızdan 2600 yıl önce bulunduğu göz önüne
alınırsa, bundan daha büyük bir buluş düşünülemez.
Pisagor'un adını 2600 yıldır andıran, onu ünlü yapan ve
insanlığın varolduğu sürece de sonsuza kadar da andıracak
meşhur teoremi şudur: Bir dik üçgende, dik kenarlar üzerine
kurulan karelerin alanlarının toplamı, hipotenüs üzerine
kurulan karenin alanına eşittir.

Pisagor teoremi, rasyonel sayılarla ölçülemeyen uzunluğun da
varolduğunu gösterir. Örneğin, yukarıdaki şekilde olduğu
gibi, dik kenarları birer birim olan dik üçgeni göz önüne
alalım. Geometrik olarak, bu özel hal için, Pisagor teoremi
gerçeklenir. Yani, büyük karenin alanı, dik kenarlar üzerine
kurulan karelerin alanları toplamıdır. Diğer bir deyimle, x2=2
olur. Bu denklemin kökü de rasyonel olmayan karekök 2
uzunluğudur. Yunan matematikçileri gerçel sayılan
bilmiyorlardı. Üstün zekalı Eudoxos tarafından bulunan
oranlama yöntemini kullanıyorlardı. Aslında, gerçel
sayıların oluşumu kavramı bir ya da birçok insanın buluşu
değildir. Rasyonel sayıların günlük hayatta kullanılması
sırasında kendi kendine gelişmiştir. On tabanına göre
sayıların sayılması ve yazılması, büyük bir olasılıkla iki
eldeki parmakların sayılmasından doğmuştur. Şu sırada bile
ilkel yaşam sürdüren bazı kabilelerde buna benzer sayma
yöntemi vardır. On tabanına göre sayıların yazılması ve
okunması, Avrupa'ya Crusades'ten sonra Arap dünyasından
gelmiştir. Bunu Araplar Hintlilerden, Hintliler de Helen
medeniyetinden aldılar. Yunan'lı astronomlar bu sayı
sistemini, M.Ö. 1500 yıllarından beri kullanan,
Babil'lilerden almışlardır. "Evrenin hakimi sayıdır. Sayılar
evreni yönetiyor" sözleri de Pisagor'a aittir.
Pisagor, Archimedes'ten oldukça farklıdır. Pisagor
hem mistik ve hem de matematikçidir. Mistik tarafları
çoktur. Bunlar, efsaneleşmiş bir biçimde destan olarak
anlatılmış, evren hakkında bu günkü gerçeklere uymayan
düşünceler de ileri sürmüştür. Bunları bir tarafa
bırakırsak, yine yaşadığı çağa göre matematikçi yönü çok
ağır basar. Pisagor, Mısır'da ve Babil'de çok gezdi.
Rahiplerden ilim öğrendi. Çok tanrılı olan o zamanın dini
inançlarını benimsedi. Yaşadığı çağı ve aldığı rahip eğitimi
göz önüne alınırsa, bunda yadırganacak pek bir şey de
yoktur. Oldukça doğaldır. Matematiğe ispat fikrini getiren
Pisagor için, sosyal ve şahsi yaşantısı bu kadar eleştiriye
değmez. Yalnız, Pisagor ve bazı Yunan filozofları, örneğin,
Euclides, Eflatun ve Aristo gibi alimleri, yaşadığı
devirlerde, bugün için bilinen ilmi gerçeklerde hataya
düşmüşlerdir. Bu filozofların felsefeleri, modern
matematiğin kurucusu Descartes (1596-1650) ve Newton
(1564-1642) kadar, modern fiziğin kurucusu Galile
(1564-1642) ve modern kimyanın kurucusu olan Lavoisier
(1743-1794) zamanına kadar iki bin yıllık bir gecikmeye
neden olmuşlardır. Eğer Yunan'lılar Euclides, Eflatun ve
Aristo yerine Archimedes'i izlemiş olsalardı, Descartes,
Newton, Galile ve Lavoisier'in kurdukları modern ilme iki
bin yıl önce ulaşır ve bugün içinde bulunduğumuz medeniyete
iki bin yıl önce varılırdı. Yani, Archimedes'le Newton,
Galile ve Lavoisier arasında tam iki bin yıllık ilmi boşluk
vardır. Bu boşlukta kolay kolay doldurulamaz. Bu nedenle,
Yunan'lıların medeniyetin ilerlemesine iki bin yıllık bir
gecikmeye sebep oldukları bir gerçektir. Avrupa'da uzun
yıllar egemen olan ve hüküm süren skolastik düşüncenin
temeli Yunanistan'da atılmış ve İtalya'da geliştirilmiştir.
Bu nedenle de uzun yıllar bu skolastik düşünce
yenilememiştir. Bu uğurda çok sayıda ilim adamı yok
edilmiştir.
Pisagor'dan önce, geometride, şekillerin
aralarındaki bağlılıklar gösterilmeksizin elde edilenler,
görenek ve tecrübeye dayanan bir takım kurallardı. Bu
nedenle, daha gelen bir yetkili ne demişse o sürüp
gidiyordu. Pisagor'un matematiğe ispat fikrini sokması bu
yüzden çok önemlidir. O çağlarda çok tanrılı din vardı.
Pisagor daha da ileri gidiyor ve "tanrı sayıdır" diyordu. Bu
sayılar, 1, 2, 3..., şeklinde bugün bildiğimiz doğal
sayılardı. Daha sonra, kendi kendine bir çelişkiye
düştüğünü, tamsayıların hatta rasyonel sayıların bile
matematiğe yetmediğini, kendi adıyla anılan Pisagor
teoremiyle gördü. Buna bir süre karşı da çıktı. Fakat,
sonunda bu yenilgiyi kabul etmesini de bilmiştir. Olayda
karekök 2 şeklinde rasyonel bir uzunluğun olmaması
problemidir. Halbuki Pisagor teoremine göre böyle bir
uzunluk vardır. Pisagor'un kuramını yıkan problem, a2=2b2
denklemini gerçekleyen a ve b gibi iki tamsayıyı bulmak
olanaksızdır. Pisagor'un karşılaştığı ikinci güçlük, bir
karenin kenarının köşegenine bölümünün rasyonel bir sayı
olmayışıdır. Bu söylediğimiz, a2=2b2
denkleminde adı geçen olaya eşdeğer olduğu açıktır. Bu
problemi bugünkü matematik diliyle söylersek, karekök 2
sayısı irrasyonel bir sayıdır. İşte, karenin köşegeni gibi
basit bir uzunluk, Pisagor'un doğal sayılar kümesine meydan
okuyarak, Pisagor'un ilk felsefe kuramını yalanlamıştır.
Böylece, hiç bir zaman tekrar etmeyen sonsuz ondalıklı olan
irrasyonel sayı bulunmuş olunur. Pisagor'un bu buluşu,
modern analizin kökünü keşfetmiştir. Bu problem bir yerde,
sıfır ile iki sayısı arasını rasyonel sayılarla kaplayabilir
miyiz sorusunu doğurur. Yanıt hemen hayır olacaktır. Çünkü,
0<karekök 2<2 olan karekök 2 sayısı rasyonel değildir. 1,41
ile 1,42 sayıları arasında rasyonel olmayan bir sayıdır.
Öyleyse, sayı doğrusu üzerindeki her bir noktaya bir gerçel
sayı karşılık gelir postülatını şimdilik kabul edebiliriz.
Bu görüşe Pisagor'culuk denir ve bu görüşe ileride Kronecker
tarafından itiraz edileceğini hemen söyleyelim.
İşte, sayı doğrusu üzerinde rasyonel sayılarla
sıfır sayısından iki sayısına sürekli olarak gitmek mümkün
diyenlerle, mümkün değildir diyenler arasında uzun yıllar
tartışma olmuştur. Yüzyılımızda çıkan Brouwer'e kadar bu
tartışma çeşitli şekillerde karşımıza çıkmıştır. Mümkün
değil diyenler hiç bir ilerleme göstermeden yerinde
saymışlar ve az hata yapmışlar fakat, mümkün diyenlerse
çalışarak ve biraz da fazla hata yaparak bugünkü modern
matematiğe ulaşmışlardır. Doğrunun sürekli olup olmadığı
uzun yıllar tartışılmıştır. Pisagor, bu kuramlarla, sayılar
aracılığıyla ve kendi yöntemleriyle evrenin doğal dengesini
ve evrendeki cisimlerin ilişkilerini açıklamaya çalışmıştır.
Şüphesiz, bu görüş ve düşünüşlerin birçoğu bugün geçerli
değildir. Yine de, modern matematiğin temelini Pisagor
atmıştır. Halbuki, M.Ö. 500-428 yıllarında Pisagor devrinde
yaşamış olan Anaksgoras, Güneş'i, Dünya'dan kat kat daha
büyük kızgın bir demir kütlesi olarak tanımlamıştır. Ay
ışığının Güneş'ten gelen ışınların bir yansıması olduğunu da
öne süren kişi olduğu da sanılmaktadır. Bu nedenle, Pisagor
mistik olduğu kadar üstün zekalı bir matematikçidir
sıfatları yerinde kullanılmıştır.
www.matematikgeometri.com
Rolle (1652 - 1719)
Fransız
matematikçisi olan Michel Rolle, 1652 yılında Ambert'te
doğdu. 1690 yılında "Cebir Kitabı" adlı eserini yayınladı.
Bu kitapta, dereceleri gittikçe azalan bir yardımcı
denklemler serisinden yararlanarak, bazı denklem tiplerinin
gerçel köklerinin bulunması olanağını veriyordu. 1691
yılında kendi adıyla anılan Rolle teoremini ortaya attı. Bir
çok terimlinin türevi iki gerçel kökü arasında en az bir
kere sıfır olur. 1719 yılında öldü.
www.matematikgeometri.com

Schwarz (1843 - 1921)
Hermann Amandus Schwarz, 1843 yılında Almanya'da doğdu.
Berlin Üniversitesi'nde Weierstrass'ın en parlak
öğrencilerinden biriydi. Kendisini, özel ilgisi ve
Weierstrass'ın dersleriyle çok iyi yetiştirdi. İyi bir
analizci oldu. Çok parlak bir zekası ve keskin bir görüşü
vardı. Öğretmenleri kendisini çok beğenirlerdi. Diğer yandan
da, çok değişik görüşlü ve orijinal bir matematikçiydi. Bu
nedenle de, matematiğin birçok dalında eserler verdi.
Minimum yüzeyler kuramı ve fonksiyonlar kuramı, bu çalıştığı
sahalardan yalnız ikisidir. 1897 yılında Berlin'de
Weierstrass'ın yanında profesör oldu. Burada, çok sayıda
eser verdi. Özel olarak Weierstrass'tan çok yardımlar gördü.
Weierstrass onu hep desteklerdi. 1921 yılında öldü.
www.matematikgeometri.com

Taylor (1685 - 1731
Brook Taylor, İngiltere'de Norton kentinde 9 Kasım 1685 günü
doğmuştur. Eğitimi ve öğretimi Cambridge'de Saint John
College'inde görmüştür. 1712 yılında bugün kendi adıyla
bilinen Taylor açılımı teoremini bulmuş ve bu teoremi 1715
yılında yayınlamıştır. Seriler, logaritmalar ve fizik
konuları üzerine birçok buluşu vardır. Bunların tümünü de
yayınlamıştır. Gerek bu buluşları gerekse Taylor açılımı
teoremiyle genel matematiğe ve onun gelişmesine ölçüsüz
yardımlarda bulunmuştur.
1712 yılında Royal Society'ye üye seçilen Taylor,
daha sonraki yıllarda Newton'la Leibniz arasında süren
yarışmalardan doğan sürtüşmelerde karar verecek üyelerden
biriydi. Tam verimli ve oldukça genç sayılan kırk altı
yaşında, 29 Aralık 1731 günü Londra'da öldü. Matematik
kitaplarının tümünde Taylor teoremi hala yaşamaktadır ve
daha da yaşayacaktır.
www.matematikgeometri.com

Thales (M.Ö.624 - M.Ö.547)
Antik dönemin ünlü filozofudur. ataları Fenikelilerdir.. Son
kaynaklar, M.Ö. 625 yılında Milletos'ta doğup, 545'te
öldüğünü
kabul eder.
Yaşadığı yıllarda; geniş bir araştırma, inceleme,
düşünme ve mühendislik yeteneği ile ilginç bir ticari zekası
sonucu üne kavuşmuştur. Miletos Okulu' nun korucusudur.
THALES zamanımıza kadar intikal eden yazılı bir
eser bırakmamıştır. Düşünceleri öğrencileri yoluyla
zamanımıza kadar intikal etmiştir.
THALES, ARİSTO' nun (M.Ö. 384,322) eserlerine
atfen, fizik ve doğal felsefenin, EUDEME' nin (Aristo'nun
öğrencisi), eserlerine atfen de astronomi ve matematiğin
kurucusu kabul edilir. Bu tür görüşler, konu ile ilgili
yayınlarda her geçen yıl hızla yaygınlaşmıştır. Netice
itibariyle de THALES' e mümtaziyet ve ebedilik vasıfları
verilmiştir.
THALES' in astronomide kurucu addedilmesine ve üne
kavuşmasına sebep olan olaylardan birisi şudur.
Atina'da M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde görülebilecek
Güneş tutulma olayını, tutulmanın vukuundan önce haber
vermiş olmasıdır. Thales' e büyük ün kazandıran bu olay
Babilleler tarafından bilinmekte idi.
Burada önemli olan, tutulma olayının kendisi
değil, haber verenin bu bilgiyi aldığı kaynaktır. Gerçekte:
THALES' in bu bilgiyi eski Mısır ve Mezopotamya' dan elde
ettiğinde bütün kaynaklar birleşmektedir.
Matematikte kurucu addedilmesine sebep olan
bilgileri de şunlardı.
Bir dairenin içine üçgen çizme probleminin çözümü.
cisimlerin (piramitlerin) gölgesi yardımıyla yüksekliğinin
hesabını. üçgenlerin kenarları ile ilgili bağıntılar ters
açıların eşitliği konusu, küresel üçgenlerin bazı
özellikleri eşkenar üçgenlerin taban açılarının eşitliği
teoremi...
Fizikte kurucu addedilmesine sebep olan bilgileri
de şunlardır.
Bazı cisimlerin demir üzerindeki çekim etkisi, Nil
Nehri'nin taşmasının nedenlerinin açıklanması.
THALES'e atfedilen ve bilimlerde kurucu unvanını
almasına sebep olan bu bilgiler, THALES'ten 2000 yıl kadar
önceleri Eski Mısırlılar ve Mezopotamyalılar tarafından
bilinmekte idi. THALES, eski Mısır ve Babil'e yaptığı birçok
seyahatleri sırasında, buralarda eski dönemlerin bilim ve
tekniklerini dönemin bilginlerinden (kahin, katip, rahip)
öğrenmiştir. Bu ilk medeniyetlerin, eski imparatorluk
dönemlerinden öğrenmiş ve bu suretle Grek felsefesinin,
geometri ve astronomisinin gelişmesine ilk çıkış noktası
olarak temel kavramlar edinmiştir.
Ülkemizde, diğer antik dönem bilginlerine olduğu
gibi THALES' e mümtaziyet ve ebedilik verilmesine sebep,
Batı' lı kaynakların yayınlarıdır. Değişik bir ifade ile
bilgilerimizin noksan olduğu dönemlerin damgasını taşır.
Bize göre: THALES'in bilim tarihindeki yeri ile
ilgili gerçekleri şu şekilde özetlemek mümkündür.
THALES, ilk medeniyetlerin beşiği olan eski Mısır
bölgesini uzun yıllar dolaşmıştır. Kaynaklardan bazıları.
THALES'in Babil bölgesine kadar gittiğini yazar. THALES eski
Mısır ve Mezopotamya' ya yaptığı bu geziler sırasında
matematik, astronomi ve fiziğin temel bilgilerini öğrenerek
Atina' ya döndü. Burada, elde ettiği bilgileri önce
sistematize, bilahare de kanuniyet (teori) halinde ifade
etmiştir.
Bugün için "saçma" olan şu görüşler de THALES'e
aittir: "Yeryüzü, suyun üstündedir ve suyun üstünde tahta
parçası gİbi durur, dalgalanır.", "Kehribar da cisimleri
çektiği için ruha sahiptir."
THALES' in doğa felsefesi ile ilgili görüşlerini,
ayrı bir İhtisas dalı olması sonucu burada konu etmiyoruz
Ancak şunu belirtelim. THALES, alemin yaratılışı ile ilgili
bilgileri ortaya koyan Antik dönemin ilk bilginlerindendir.
Miletos Okulu'nun Kurucu ve Öğretim Üyeleri
Miletos Okulu'nun Kurucu ve Öğretim Üyelerinin
önemli özeIIiği, İyonya' nın önde gelen bilim, kültür ve
sanat merkezi olmasıdır. Aynı zamanda "Miletos Okulu" adlı
bir bilim kuruluşuna sahip olmasıdır.
Miletos Okulu' nun kurucusu THALES' tİr. Bu okulda
THALES'in öğrencileri olarak, ANAXIMANDROS (M.ö. 610-543) ve
ANAXİMENES (M.Ö. 546 hayatta) yetişmiştir. Kaynaklar,
PİSAGOR 'un da (M.Ö. Sisam 570 -Metapante 500?) bu okulda
yetiştiği ve Thales'in öğrencisi olduğunu belirtir.
Miletos okulu kurucu ve öğrencilerinin en önemli
özelliği, keskin bir araştırma, gözlem ve derleme gücüne
sahip olmalarıdır. Duyup gördükleri olayların açıklanmasını
ve yorumlanmasını en iyi şekilde ifade etmişlerdir.
www.matematikgeometri.com

Weierstrass (1815 - 1897)
Wilhelm Weierstrass (1790-1869) ile karısı Teodora Forst'un
büyük oğlu olan Karl Wilhelm Teodora Weierstrass,
Almanya'nın Münster kasabasında, Ostenfeld'te 31 Ekim 1815
günü doğdu. Babası o zaman Fransa hizmetinde bir gümrük
memuruydu. 1815, Napolyon'un Waterloo'da İngiliz ve
Prusya'lılara yenilmesi yılıydı. Bu yıl aynı zamanda
Bismarck'ın da doğduğu yıldır. O çağın ünlü adamları yanında
oldukça silik kalan Weierstrass, bugün hayatta göremediği
şan ve şöhretin en yüksek noktasındadır. Oysa, o ünlü
adamların şimdi adı bile anılmamaktadır.
Weierstrass'ın ailesi, dinine fazla düşkün
demokratik bir Katolik'ti. Babası, evlendiği yıl
Protestanlık'tan dönmesi olasılığı vardır. Karl Wilhelm
Weierstrass'ın 1904 yılında ölen Peter adlı bir erkek
kardeşi ile Clara (1823-1896) ve Elise (1926-1898) adında
iki kız kardeşi vardı. Her iki kız kardeşi de, yaşadıkları
süre içinde kardeşleri Weierstrass'ın iyiliği için
çalışmışlardır. Anneleri, Elise'nin doğumundan biraz sonra,
1826 yılında öldü. Babaları ertesi yıl yeniden evlendi. Bu
nedenle, Karl'ın annesi hakkında pek az şey biliyoruz.
Yalnız, kocasına nefretle baktığı ve evliliğinin hayal
kırıklığı ile geçtiği tahmin ediliyor. Karl'ın üvey annesi
tam bir Alman ev kadınıydı. Çocukların zihni gelişmesinde
etkisi olmamıştır. Diğer yandan baba pozitif bir idealist ve
zamanında öğretimde bulunmuş kültürlü bir adamdı. Hayatının
son on yılını Berlin'de ünlü olan oğlunun evinde, iki kızı
ile birlikte rahatlık içinde geçirdi. Çocuklarından hiç biri
evlenmedi. Bir ara evliliğe heveslenmiş olan zavallı Peter'i
babası ile kız kardeşleri bu düşüncesinden hemen
vazgeçirdiler. Böylece, bu evlilikte olmadı.
Babanın sertliği, uzağı gören otoritesi, Prusya'lı
inadı, aile içinde bazı geçimsizliklere neden oluyordu.
Sürekli uyarılarla Peter'in hayatını hemen hemen söndürdü ve
onu yok etti. Karl'ı da, parlak yeteneklerinin farkına
varmadan ona uygun olmayan bir mesleğe zorla sürüklemekten
geri kalmadı. Baba Weierstrass, ufak oğluna kırk yaşına
kadar öğüt vermek ve işlerine karışmak cüretini
göstermiştir. Ancak, büyük oğlu başka bir yapıdaydı. Böyle
bir baba ile çarpıştığını belki o da fark etmediği halde,
babasının kendisi için seçtiği yolu baltalamaktan geri
kalmadı. İşin garibi, ne babanın ve ne de oğlunun olup
bitenlerden haberdar olmamalarıydı. Weierstrass bunları
ancak altmış yaşında anlamıştı. Fakat bu kadar dolambaçlı
yıllardan ancak Karl gibi, vücut ve fikir yapısı sağlam bir
adam başarı kazanabilirdi.
Karl'ın doğumundan az sonra, aile babanın gümrük
memuru olduğu Westphalia'nın Westernkotten tarafına
yerleşti. Weierstrass, çocukluk yıllarının en mesut
günlerini burada geçirdi. Bu yörede uzun bir süre kaldı ve
burada ünlü oldu. Boşta durmadı.
Weierstrass, ilk çalışmasını, Westernkotten'de
1841 yılında yayınlandı. O zaman yirmi altı yaşındaydı.
Köyde okul olmadığı için, on dört yaşındayken komşu şehir
olan Münster'e gönderildi. Oradan da Pederborn Katolik
lisesine girdi. Descartes'ı örnek alarak, okulunu tamamıyla
benimsedi. Bilgili ve uysal öğretmenlerini kendine dost
edindi. Her derste parlak bir öğrenci oldu. Sınıflarını
kolaylıkla geçti. 1834 yılında on dokuz yaşında okulunu
bitirdi. Bir yıl içinde yedi ödül aldığı oluyordu.
Almanca'da, Latince'de ve matematikte genellikle birinciydi.
Hayatının birçok yılını küçük çocuklara yazı yazmasını
öğretmekle geçirdiği halde, hiç bir zaman yazı ödülünü
alamadığını talihin alaylı bir cilvesi olarak yorumlardı.
Matematikçiler genellikle müzikten hoşlandıkları
halde, Weierstrass müzikten nefret ederdi. Müzikten
kesinlikle anlamıyordu. Fakat, buna aldırdığı da yoktu. ünlü
olduğu zaman, kız kardeşleri onu topluma uydurmak için müzik
dersleri aldırmayı denediler. Weierstrass istemeye istemeye
aldığı iki üç dersten sonra bu yersiz fikirden hemen
vazgeçti. Konserlerde canı sıkılıyor ve zorla götürüldüğü
tiyatrolarda uyuyordu.
Karl, babası gibi yalnız idealist değildi. Son
derece de pratik biriydi. Pratik faydası olmayan birçok
derste yalnız ödül kazanmakla yetinmiyor, on beş yaşında,
çeşitli yiyecek satan ve ticareti parlak olan bir kadının
hesap işlerine bakarak, kendine paralı bir işte
bulabiliyordu.
Karl'ın bu başarıları onun geleceği hakkında bir
felaket oldu. Çünkü, bu kadar çalışkan ve ödüller alan
oğlunun, Prusya'nın sivil idaresinde niçin seçkin bir yeri
olmasın ki? Öyleyse, Karl, Bonn Üniversitesine bu amaçla
gönderildi. Burada, ticaret hilelerini ve hukuk ilmini
öğrenecekti. Fakat Karl, bunların her ikisini de
beğenmeyecek kadar aklı başındaydı. Beden kuvvetinin tümünü
düelloya verdi. Kana kana Alman birasını içti. Keskin
bakışlı, uzun boylu, usta isabetli ve çevik hareketli
yenilmez bir eskrimciydi. Aynı zamanda usta bir düellocuydu.
Bu düellolarda isabet almamış olduğu tarihe geçmiştir.
Yanaklarında hiç bir yara izi yoktu. Çok içmesine karşın,
masanın altına yuvarlanıp sızdığını kimse görmemiştir. Bonn
üniversitesinde, dört yıl kaldıktan sonra, diploma yerine
iyi içki içen ve eskrim yapan bir Weierstrass olarak döndü.
Boşa harcanan bu dört yıllık zaman belki de iyi olmuştur.
Çünkü, hayal kırıklığına uğramış ailesine olan sevgisine bir
zarar gelmeden, kendisini babasının sabit fikrinden
kurtardı. Tüm ümitlerini yitirmiş bir baba ve üzerine
titreyen kız kardeşleri boş yere geçen bu dört yıla
üzülüyorlardı. Onu bu hale içkinin getirdiğini düşünüyorlar,
onun artık bitmiş ve ölmüş olduğuna karar veriyorlardı.
Bonn'da çok yüzeysel bir hukuk görmüştü. Bu kadarı da
kendisine yetiyordu. Hukuk doktorası yapan bir adayın tezini
oldukça ustalıkla eleştirerek, dekanı ve arkadaşlarını
hayrette bırakmıştı. Matematiğe gelince, bu ilim Bonn'da
yoktu. Bu sahadaki tek yetkili Julius Plücker'di.
Weierstrass'a yardımı dokunacak tek kimse buydu. Fakat, bir
tek öğrenciye de ders verecek zamanı yoktu. Weierstrass'ta
ondan yararlanamadı.
Fakat, Abel ve birinci sınıf birçok matematikçi gibi,
Weierstrass da düello ve içki alemleri arasında doğrudan
doğruya matematikte ünlü olanların eserlerini okumuştu.
Laplace'ın Gök Mekaniğini sindirmişti. Diferansiyel denklem
sistemlerini okumuştu. Şüphesiz, babası, ağabeyi ve üzüntü
içindeki kız kardeşleri bunu bilmezlerdi. Karl, yöredeki
Münster Akademisine, meslek öğretmenliği sınavlarına kendi
kendine hazırlandı. Kendini matematiğe verdi. 22 Mayısta
Münster Akademisine girdi. Christophe Gudermann (1798-1852)
öğretmen olarak bu Akademide bulunuyordu. 1839 yıllarında,
Gudermann eliptik fonksiyonlar meraklısıydı. Jacobi, 1819
yılında "Fundamenta Nova" sını yayınlamıştı. Gudermann'ın
derin araştırmalar yaptığını pek az kimse bilir. Bu
araştırmalar Crelle'nin desteği ile dergisinde
yayınlanmıştır. O zamana göre yeni olan bu çalışmalar, daha
sonra değerini yitirmiştir. Bu da bir yerde doğaldır.
Gudermann'ın kuvvet serileri üzerinde çok derin çalışmaları
vardır. Hatta, kuvvet serileri üzerinde çok durduğu için, bu
davranış Weierstrass'a da geçmiştir. Gudermann yıllarını
kuvvet serilerine verdi. Fakat, istediği sonucu alamadı. Bu
sonuçlar da ancak Weierstrass gibi büyük matematikçiye nasip
oldu. Gudermann, eliptik fonksiyonlar dersine başladığında
on üç öğrencisi vardı. İkinci derste sadece bir tek öğrenci
dinleyici olarak kalmıştı. O da Karl Weierstrass'tı. Hoca
buna çok memnun oldu. Bu ikisi arasına bundan sonra üçüncü
bir şahıs girmedi.
Weierstrass, Gudermann'ın kendisi için katlandığı
bu zahmete çok teşekkür etmiştir. Meşhur olduğunda, kendi
derslerinde kalabalık bir dinleyici görünce hemen
Gudermann'dan söz ederdi. Weierstrass, 1841 yılında yirmi
altı yaşında okulu bitirdi. Yazılı ve sözlü sınavlardan
sonra öğretmen oldu. Tez olarak sorulan soruları çok değerli
görüldüğünden, kendisine özel bir belge de verildi.
Gudermann'ın bu tez üzerinde çok dikkate değer
açıklamaları vardır. Weierstrass'ın birinci sınıf
matematikçiler arasında yeri olacaktır şeklindeki övücü
sözleri sözde kalmış ve Weierstrass'la kimse
ilgilenmemiştir. Adayın orta öğretimde kalmaması ve
akademide ders vermesini istediği halde, bu olay
gerçekleşememiştir.
Weierstrass, yirmi altı yaşında orta öğretimde
öğretmenliğe başlamıştır. Hayatının en verimli otuz ile kırk
yaş araları da dahil, tam on beş yılını orta öğretimde
geçirmiştir. Görevi ağırdı. Onun yapmış olduklarını
yapabilmek için çelikten bir kalp ve sağlam bir vücut
gerekliydi. Tüm geceler onundu. Çifte hayat yaşıyordu.
Neşeli bir arkadaş ve hoş sohbet bir meyhane yoldaşı
buldukları zamanları, ihtiyarlığında anlatmayı çok severdi.
Bu sırada tatsız bir arkadaşı daha vardı yanında. O da,
Abel'in eserleriydi. Bu çalışmaları elinden hiç
düşürmediğini söylerdi. Dünyanın ilk analizcisi ve
Avrupa'nın en yüksek matematikçisi olduğu zaman, gençlere "Abel'i
okuyunuz" derdi. İlmi olarak kimseyle mektuplaşamıyordu.
Belki böyle olması daha iyi olmuştur. O da çağın moda
fikirlerine dalabilirdi. Böylece, matematikte fikir
hürriyetine sahip oldu. Buluşlarını kendi varlığından
çıkarıyordu. Bu nedenle, başkalarının eserlerine
başvurmuyordu.
Weierstrass, Münster Gymnasium'unda stajını
bitirdikten sonra, analitik fonksiyonlar üzerine bir çalışma
yaptı. Cauchy İntegral Teoremine ayrı bir yoldan yaklaştı.
Cauchy'nin çalışmasını 1842 yılında haber aldı. Aynı yolda
bir çalışmayı Gauss 1811 yılında bitirmiş ve gizli tutmuştu.
Weierstrass, 1842 yılında yine bir lisede matematik ve fizik
yardımcı öğretmenliği yaparken bulmuştu. Bir süre sonra
öğretmen oldu. Matematik ve fizik dışında, küçük çocuklara,
Almanca, coğrafya ve yazı öğretiyordu. 1845 yılında bu
derslere bir de beden eğitimi dersleri eklendi. Weierstrass
zaten iyi de bir sporcuydu.
Weierstrass, 1848 yılında otuz üç yaşında,
Braunsberg Gymnasium'una öğretmen olarak atandı. Aslında bu
da fazla bir ilerleme değildi. Fakat, iyi bir okul müdürü
vardı. Seçilmiş ilim kitaplarından oluşan küçük bir
kütüphanesi vardı.
Weierstrass'ın ilk eseri 1842-1843 yıllarında
küçük Deutsch-Krone kasabasında basıldı. Weierstrass,
bunların aralarına ilmi bir çalışmasını da sıkıştırdı. Bu
çalışma, Crelle'nin ünlü dergisinde ancak on dört yıl sonra
1856 yılında yayınlanmıştır. Crelle'nin, bu çalışmadan sonra
Weierstrass'ı övdüğünü görüyoruz. Weierstrass, her türlü
ilmi haberleşmeden yoksun olarak büyük eserinin temelini bu
küçük Deutsch-Krone kasabasında atmıştır. Bu eserinde, Abel
teoreminden ve Jacobi'nin keşfi olan çok değişkenli, çok
katlı ve devirli fonksiyonlardan başlayarak, Abel'in ve
Jacobi'nin eserlerini tamamlamayı düşünüyordu. Çünkü, Abel
genç yaşta ölmüştü Jacobi de çalışmalarının gerçek anlamını
Abel'in teoreminde olduğunu açıkça göremedi. Burada
çalışmaya başladı. Çok zamanını alan bu konuda çalışırken,
epeyce yan ürün elde etti.
1848 yılında Braunsberg'deki Katolik lisesine atandı. Bu
lisede altı yıl öğretmenlik yaptı. 1848-1849 yılında okul
programında Weierstrass'ın bir çalışması vardı. Eğer bu
çalışma birkaç Alman matematikçisinin eline geçseydi,
Weierstrass hemen meşhur olabilirdi. İsveç'li Mittag-Leffler'in
söylediği gibi, ortaokul programlarında kuramsal matematik
üzerinde bir çalışmayı arayıp çıkarmak kimsenin aklına
gelmezdi.
1853 yılının yazında tatilini geçirmek için
Westernkotten'a babasının yanına gitti. O zaman otuz sekiz
yaşındaydı. Orada, Abelyen fonksiyonlar üzerine bir
çalışmayı kaleme aldı ve Crelle'nin dergisine gönderdi. 1854
yılında bu yazı yayınlandı.
Bu çalışmanın ilginç bir öyküsü de vardır.
Weierstrass Braunsberg'deki okulda öğretmenken, okulun
müdürü, Weierstrass'ın sınıfında gürültüler duyar. Oraya
koşar, Weierstrass'ı sınıfta bulamaz. Evine endişe ile
koşar. Öğretmeni, perdeler kapalı, lambası yanıyor halde
çalışma masasının başında bulur. Tüm gece çalışmış ve
güneşin doğduğunu fark edememişti. Müdür, sabah olduğunu ve
sınıfında gürültülerden dolayı kendisini aradığını söyler.
Weierstrass, önemli bir keşif peşinde olduğunu, ilim
dünyasında büyük bir ilgi uyandıracağını ve çalışmasını
kesmeyeceğini hatırlatır.
1854 yılında Crelle'nin dergisinde çıkan bu
çalışma gerçekten büyük bir yankı yapar. Nasıl olur da
Berlin'de hiç kimsenin adını işitmediği adsız bir köy
okulunda tanınmamış bir köy öğretmeninin kaleminden böyle
bir şaheser çıkardı? Weierstrass, çalışmasının hiç bir
parçasını daha önce yayınlamamış ve tam olarak bitirdikten
sonra yayınlamıştır. Bu nedenle de büyük matematikçilerin
dikkatini çekiyordu. Bu çalışma yayınlandıktan sonra,
Weierstrass büyük matematikçi olarak saygı görmeye başladı.
Königsberg Üniversitesinde matematik profesörü olan ve
Jacobi'nin yerine geçen Richelot, bu büyük keşfin değerini
anladı ve üniversitesini, Weierstrass'a fahri doktorluk
ünvanının verilmesi için razı etti. Diplomayı vermek için
Braunsberg'e gitti. Gymnasium'un müdürü tarafından
Weierstrass şerefine verilen öğle yemeğinde Richelot,
"Hepimiz Weirstrass'ın şahsında hocamızı bulduk" dedi.
Eğitim bakanı Weierstrass'ı hemen terfi ettirdi ve ilmi
çalışmalarına devam etmesi için kendisine bir yıllık tatil
verdi. Bu sırada, Crelle'nin sahibi olan Borchardt, dünyanın
en büyük analizcisini kutlamak için Braunsberg'e gitti.
Borchardt'ın ölümüne kadar tam yirmi beş yıl Weierstrass'la
bu dostluk sürdü.
Weierstrass'ın bu başarılarından dolayı başı
dönmedi. Fakat, kırk yaşında önüne açılan bu geleceğin çok
geç geldiğini söylerdi. Bu geç gelişin sorumlusunun babası
olduğunu açıkça söyleyebiliriz.
Weierstrass, Braunsberg'e geri döndü. O zaman tam
ona uygun bir yer olmadığından, otorite sahibi Alman
matematikçileri acele davranarak, Berlin'deki Krallık
Politeknik Okuluna 1 Temmuz 1856 günü matematik öğretmeni
olarak tayin ettirdiler. Aynı yılın sonbaharında Berlin
üniversitesinde yardımcı profesörlüğe getirildi ve Berlin
Akademisine üye seçildi. Yeni görevlerinin ve derslerinin
verdiği yorgunluktan dolayı 1859 yılında dinlenmek üzere
çekildi. Sonbahara doğru iyi olduğunu sandı. Yeniden
derslerine döndü. Ertesi Mart ayından itibaren baş
dönmelerine tutuldu. Bir derste bayıldı. Bu baş dönmesi
bundan sonraki yaşamında da sık sık görüldü.
Derslerde, dinleyicileri ve karatahtayı görecek
bir yere oturuyor, formüllerini birine yazdırıyordu. Şöhreti
ve ünü tüm Avrupa'ya yayıldığında izleyicileri epey
kalabalık oluyordu. Bu şöhret daha sonra Amerika'ya da
yayıldı. Çok iyi bir grup oluşturmuştu. Çalışmalarını bu
grupla yapıyor ve basılması için hiç acele etmiyordu. Fakat,
öğrencileri bunları yayınlamak için onu sıkıştırıyorlar ve
yayınlatıyorlardı. Eğer öğrencileri olmasaydı,
Weierstrass'ın tanınması daha da geç olabilirdi.
Weierstrass, öğrencileri için yanına yanaşılabilir bir
adamdı. Gençlerin matematikte ve hayattaki güçlüklerine ilgi
gösterirdi. İnsanlardan uzak durmazdı. Öğrencileri ile
olduğu kadar meslektaşları ile de çok güzel ilişki
kurabiliyordu. Özellikle, meslektaşı Kronecker'la evine
kadar gidip sohbet ederek dönmekten zevk alırdı. Bu sohbet
çoğu kez ilmi konularda olurdu. Bir kadeh şarap ve
öğrencileriyle bir masa başında oturmak onu mesut ediyor ve
gençleşiyordu. Yenilip içilenin parasını vermekte ısrar
ediyor ve kesinlikle kendisi ödüyordu.
Mittag-Leffler, 1873 yılında, Stockholm'den
Paris'e, Hermite'in analiz derslerini izlemek üzere gider.
Kendisini karşılayan Hermite şöyle söyler "Aldanmış
olacaksınız. Berlin'e gidip Weierstrass'ın derslerini
izlemelisiniz. O, hepimizin hocasıdır." Gerçekten, Mittag-leffler
daha sonra Berlin'e gider ve Weierstras'ı da dinler.
Weierstrass, çok değerli bir öğretmendi. Onu dinleyenler ona
hayran olurlar ve derslerini kaçırmazlardı. Dünya'nın her
yanından dinleyicileri gelir, öğrenir ve ülkelerine giderek
Weierstrass'ı anlatırlardı. Lise öğretmenliği de dillere
destandı. Ancak Sylvester, Weierstrass düzeyinde tatlı
dersler verebiliyordu.
Weierstrass, 1864 ile 1897 yılları arasında Berlin
Üniversitesinde matematik profesörü olarak çalıştı. Bu
arada, onun gözde öğrencisi olan Sonia veya Sophie
Kowalewska ile olan dostluğudur.
Kuvvet serilerinin yakınsaklığı, limit, süreklilik
ve yakınsaklık kavramlarının çıkardığı güçlükler,
Weierstrass'ı irrasyonel sayıların kuramını kurmaya
götürmüştür. Bu kurama Kronecker çok şiddetli hücumlar
yapmıştır. Yaşlı Weierstrass'ın çalışmalarına ara verdirecek
kadar hücumları vardır.
Weierstrass, 18 Şubat 1897 günü seksen iki yaşında
uzun bir hastalıktan sonra kendi evinde öldü. Weierstrass
hiç evlenmedi. Öğrencisi olan Sonia'ya düşkündü.
www.matematikgeometri.com

Zermelo (1891 -
1953)
Bir Alman matematikçisi olan Ernst Zermelo, 1891 yılında
Berlin'de doğdu. Özellikle, kümeler kuramının
geliştirilmesinde çok katkılarda bulundu. 1904 yılında
Zermelo aksiyomunu veya seçme aksiyomunu ortaya attı. Bu
aksiyoma göre, verilen bir kümenin her alt kümesinde, tek ve
belirli bir şekilde üstünlüğü bulunan bir öğe seçmek olanağı
vardır. Her küme iyi sıralanabilir. Ancak bazı
matematikçiler bunu kabul etmiş, bazıları da karşı
çıkmıştır. Bu konudaki tartışmalar, matematiğin modern
evriminde önemli yer tutar. İyi sıralama, yirminci yüzyılın
başında oldukça ateşli tartışmalara konu olmuş ve bugün
herkes tarafından kabul edilmiştir. Zermelo, 1953 yılında
Freinburrg'da ölmüştür.
www.matematikgeometri.com
KAYNAK:
http://www.istanbul.edu.tr/fen/matematik/mtmtkclr.htm
Osmanlı-Türk matematikçileri ülkenin fen bilimlerindeki geri
kalmışlığı nedeniyle zaman ve enerjilerini genellikle
eğitime ayırmışlardır. Ancak 19. yüzyılın sonlarında
araştırma yapmak ve yeni bilgiler üretmek fırsatını
bulabilmişlerdir. Bu faaliyetlerin başladığı ilk yüzyıl
içinde uluslararası düzeyde araştırma ve yayın yapmış olmak
kriteriyle tarandığında aşağıdaki isimlere rastlanmaktadır.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu kritere uyan
matematikçi sayımız epey artmıştır ancak henüz hayatta olan
matematikçilerimizi, bu listenin biraz da tarihi bir değer
taşımasını hedeflediğimizden, bu listeye almadık.
Bugünkü Türk matematik ortamının oluşmasına ciddi katkılar
yapmış pek çok matematikçimiz bu çabaları sonucu kendileri
araştırma ve yayın yapmaya zaman bulamadıkları için
kendilerine duyulan minnettarlık kendisini bu listede ifade
edememektedir. Bu listeyi, tarihin insafsızlığına sığınarak,
yalnızca kendi dönemlerinin güncel araştırmalarında başarıya
ulaşmış ve artık hayatta olmayan matematikçilerimize
ayırdık. Yine de listenin tam ya da eksik olduğu zaman
içinde yapılacak arşiv araştırmalarıyla belli olacaktır.
Ali Kuşçu(1474-1525)

Türk İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında,
ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali
Kuşçu, Osmanlı Türkleri’nde, astronominin önde gelen bilgini
sayılır. “Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda
yetişen müstesna bir alim olarak tanır.” Öyle ki; müsteşrik
W .Barlhold, Ali Kuşcu’yu “On Beşinci Yüzyıl Batlamyos’u”
olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey’in kuşcu başısı (doğancıbaşı)
idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin
Muhammet’tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri
sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi
yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir.
Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın
ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16
Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul’da ölmüş
olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır.
Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çele-bi’nin
(ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi
sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar
belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819
yılından sonra, Ali Kuşcu’ya ait mezarın yerine, zamanının
nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu
anlaşılmaktadır. Uluğ Bey’in Horasan ve Maveraünnehir
hükümdarlığı sırasında, Semerkant’ta ilk ve dini öğrenimini
tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matema-tiğe
geniş ilgi duymuştur.
Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı
Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu’in al-Din el-Kaşi’den
astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey,
tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk
müdürü, Gıyaseddün Cemşid’in, kısa süre sonra da
Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine,
Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu’yu
görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc’inin tamamlanmasında büyük
emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi’nin Tecrid-ül Kelam adlı
eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en
güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han’a ithaf
edilen bu şerh, Ali Kuşcu’nun ilk şöhretinin duyulmasına
neden olmuştur. Kaynakların değerlendirilmesi sonucu
anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil,
talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak
tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu
Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi)
gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu
bilginlerle beraber, Ali Kuşcu’yu eski astronominin en büyük
bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.
www.matematikgeometri.com
Cahit Arf (1910-1997)

1910 yılında Selanik’te doğdu. Yüksek öğrenimini Fransa’da
Ecole Normale Superieure’de tamamladı (1932). Bir süre
Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği yaptıktan
sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doçent adayı
olarak çalıştı. Doktorasını yapmak için Almanya’ya gitti.
1938 yılında Göttingen Üniversitesi’nde doktorasını bitirdi.
Yurda döndüğünde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde
profesör ve ordinaryus profersörlüğe yükseldi. Burada 1962
yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Koleji’nde Matematik
dersleri vermeye başladı.1964 yılında Türkiye Bilimsel ve
Teknik Araştırma Kurumu (Tübitak) bilim kolu başkanı oldu.
Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırma
ve incelemelerde bulundu; Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk
öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1967 yılında yurda
dönüşünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim
üyeliğine getirildi. 1980 yılında emekli oldu. Emekliye
ayrıldıktan sonra TÜBİTAK’a bağlı Gebze Araştırma
Merkezi’nde görev aldı. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk
Matematik Derneği başkanlığını yaptı.
Arf İnönü Armağanı’nı (1948) ve Tübitak Bilim Ödülü’nü
kazandı (1974). Cebir ve Sayılar Teorisi üzerine
uluslararası bir sempozyum 1990′da 3 ve 7 Eylül tarihleri
arasında Arf’in onuruna Silivri’de gerçekleştirilmiştir.
Halkalar ve Geometri üzerine ilk konferanslarda 1984′te
İstanbul’da yapılmıştır. Arf, matematikte geometri kavramı
üzerine bir makale sunmuştur. Cahit Arf 1997 yılının Aralık
ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle aramızdan ayrıldı.
www.matematikgeometri.com
Kerim Erim(1894-1952)

İstanbul Yüksek Mühendis mektebi’ni bitirdikten (1914) sonra
Berlin Üniversitesi’nde Albert Einstein’in yanında
doktorasını yaptı (1919). Türkiye’ye dönünce, bitirdiği
okulda öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Üniversite
reformunu hazırlayan kurulda yer aldı. Yeni kurulan İstanbul
Üniversitesi Fen Fakültesi’nde analiz profesörü ve dekan
olduğu gibi Yüksek Mühendis Mektebi’nde de ders vermeye
devam etti. Yüksek Mühendis Mektebi İstanbul Teknik
Üniversitesi’ne dönüştürülünce buradan ayrıldı ve yalnızca
İstanbul Üniversitesi’nde çalışmaya devam etti. Daha sonra
burada ordinaryüs profesör oldu. 1948 yılında Fen Fakültesi
Dekanlığı’na getirildi.
1940-1952 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Fen
Fakültesi’ne bağlı Matematik Enstitüsü’nün başkanlığını
yaptı. Türkiye’de yüksek matematik öğretiminin
yaygınlaşmasında ve çağdaş matematiğin yerleşmesinde etkin
rol oynadı. Mekaniğin matematik esaslara dayandırılmasına da
öncülük etti.
yüz
kadar bilimi tasnif etmiştir.İlk doktoralı matematikçimiz.
Matematik
ve fizik bilimlerinin felsefe ile olan ilişkileri üzerinde
de çalışmalarda bulunan Erim’in Almanca ve Türkçe yapıtları
bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Nazari Hesap (1931), Mihanik (1934), Diferansiyel ve
İntegral Hesap (1945), Über die Traghe-its-formen eines
modulsystems (Bir modül sisteminin süredurum biçimleri
üstüne - 1928)
www.matematikgeometri.com
Ömer Hayyam(1048-1131)
(Türk olduğunu sanmıyorum)

Asıl adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’dır. 18
Mayıs 1048′de İranın Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir
çadırcının oğluydu. Çadırcı anlamına gelen soyadını
babasının mesleğinden almıştır. Fakat o soyisminin çok
ötesinde işlere imza atmıştır. Daha yaşadığı dönemde İbn-i
Sina’dan sonra Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak
kabul ediliyordu. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve
yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Ömer
Hayyam için zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. O
herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme
almadı, oysa O ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz
kahramanıdır. Elde bulunan ender kayıtlara dayanılarak Ömer
Hayyam’ın çalışmaları şöyle sıralanabilir.
Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve
Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet,
Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler
Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir
Risalesi’dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde
kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri
sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu
sınıflandırmayı yapan kişidir. O cebiri, sayısal ve
geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini amaçlayan bilim
olarak tanımlardı. Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok
ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı
çalışmalar yapmıştır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden
denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik
metod kullanarak çözmüştür ve bu çözümler zekice seçilmiş
konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin
arakesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için
köklerin bir geometrik çizimi bulunduğunu belirtir ve bu
köklerin varlık koşullarını tartışır.
Bunun yanısıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur. Binom
teoerimini ve bu açılımdaki kat sayıları bulan ilk kişi
olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni diye bildiğimiz şey
aslında bir Hayyam üçgenidir). Öğrenimi tamamlayan Ömer
Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran
Cebir Risaliyesi’ni ve Rubaiyat’ı Semerkant’ta kaleme
almıştır. Dönemin üç ünlü ismi Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve
Ömer Hayyam bu şehirde bir araya gelmiştir. Dönemin hakanı
Melikşah, adı devlet düzeni anlamına gelen ve bu ada yakışır
yaşayan veziri Nizamül-mülk’e çok güvenirdi. Ömer Hayyam ile
ilk kez Semerkant’ta tanışan Nizam onu İsfahan’a davet eder.
Orada buluştuklarında O’na devlet hülyasından bahseder ve bu
büyük hayalinin gerçekleşmesi için Hayyam’dan yardım ister.
Fakat Hayyam devlet işlerine karışmak istemez ve teklifini
geri çevirir. 4 Aralık 1131′de doğduğu yer olan Nişabur’ da
fani dünyaya veda eder.
www.matematikgeometri.com
Matrakçı
Nasuh(Bilinmiyor-1553)
Türk, minyatürcü. Ayrıca matematik ve tarih konularında
kitaplar da yazmış çok yönlü bir bilgindir. Doğum tarihi ve
yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533′ü
vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir.
Çeşitli kaynaklarda onun 1547′den, 1551′den, 1553′ten sonra
ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi
de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında
doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş
ipuçları vardır.
Enderun’da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla
anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime
benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen “matrak”
oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi
bulunmasından ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir
silahşördü. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü
silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı
ülkesinde “üstad” ve “reis” olarak tanınması için 1530′da I.
Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı.
Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş
yöntemlerini anlatan Tuhfetü’l-Guzât adlı bir kılavuz kitap
bile yazmıştı.
Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli
bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller
hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik
etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü’l-Küttâb ve
Kemalü’l- Hisâb ile Umdetü’l-Hisâb’ı I. Selim (Yavuz)
döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan
sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak
kullanılmıştır.
www.matematikgeometri.com
Gelenbevi İsmail Efendi(1730-1790)

1730 yılında şimdiki Manisa’nın Gelenbe kasabasında doğan
Gelenbevi İsmail Efendi, Osmanlı İmparatorluğu
matematikçilerindendir. Asıl adı İsmail’dir. Gelenbe
kasabasında doğduğu için ikinci adı onun bu doğduğu
kasabadan gelir. Daha çok Gelenbevi adıyla ün kazanmıştır.
Önce, kendi çevresindeki bilginlerden ilk bilgilerini
almıştır. Daha sonra, öğrenimini tamamlamak üzere İstanbul’a
gitmiştir. Burada, çok değerli ve kültürlü öğretmenlerden
yararlanıp matematik bilgisini oldukça ilerletmiştir.
Müderrislik sınavına kazananarak 33 yaşında müderris
olmuştur. Bundan sonra kendisini tümüyle ilme verip
çalışmalarına devam etmiştir.
Gelenbevi, eski yöntemle problem çözen son Osmanlı
matematikçisidir. Sadrazam Halil Hamit Paşa ve Kaptan-ı
Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın istekleri üzerine,
Kasımpaşa’da açılan Bahriye Mühendislik Okulu’na altmış
kuruşla matematik öğretmeni olarak atandı. Bu atama ona
parasal yönden bir rahatlık getirdi. Hakkında şöyle bir öykü
anlatılır: ‘Bazı silahların hedefi vurmaması, padişah III.
Selim’i kızdırmış ve bunun üzerine Gelenbevi’yi huzuruna
çağırarak ona uyarıda bulunmuştur. Gelenbevi bunun üzerine
hedefe olan uzaklıkları tahmin ederek gerekli silahlardaki
düzeltmeleri yapmış ve topların hedefi vurmalarını
sağlamıştır. Gelenbevi’nin bu başarısı padişahın dikkatini
çekmiş ve padişah tarafından ödüllendirilmiştir. Gelenbevi,
Türkçe ve Arapça olmak üzere tam otuz beş eser bırakmıştır.
Türkiye’ye logaritmayı ilk sokan Gelenbevi İsmail
Efendi’dir.
www.matematikgeometri.com
Salih Zeki Bey(1864-1921)

1864 yılında İstanbul’da yoksul bir ailenin oğlu olarak
dünyaya geldi. Babası Boyabatlı Hasan Ağa, annesi Saniye
Hanımdır. Anne ve babasının ölümü üzerine ninesi tarafından
on yaşındayken Darüşşafaka’ya verildi. 1882 yılında
Darüşşafaka’yı birincilikle bitirdi. Aynı yıl Posta ve
Telgraf Nezareti Telgraf Kalemi (Fen Şubesi)’ne memur olarak
atandı. 1884 yılında Nezaretin Avrupa’da uzman telgraf
mühendisi ve fizikçi yetiştirme kararı üzerine birkaç
arkadaşıyla birlikte Paris’e gönderildi ve burada Politeknik
Yüksekokulu’nda elektrik mühendisliği öğrenimi gördü. 1887
yılında İstanbul’a döndü ve eski dairesinde elektrik
mühendisi ve müfettiş olarak çalıştı. Ek görev olarak Mekteb-i
Mülkiye’de (bugün Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal
Bilgiler Fakültesi) fizik ve kimya dersleri verdi
(1889-1900). Bu arada Rasathane-i Amire müdürlüğünde ve II.
Meşrutiyetin ilanından (1908) sonra Maarif Nezareti Meclis-i
Maarif üyeliğinde bulundu. 1910’da Mekteb-i Sultani (bugün
Galatasaray Lisesi) müdürlüğüne atandı. 1912’de Maarif
Nezareti müsteşarı, 1913’te Darülfünün-ı Osmani (bugün
İstanbul Üniversitesi) rektörü oldu. 1917’de rektörlükten
ayrıldıysa da üniversitedeki görevini Fen Şubesi (Fakültesi)
Müderrisi (Profesör) olarak sürdürdü. Ömrünün sonuna doğru
aklî dengesini kaybetti ve tedavi altındayken 1921 yılında
Şişli’deki Fransız Hastanesi’nde öldü. Fatih Camiinin
bahçesine gömüldü.
3 kez evlenmiş olan Salih Zeki, bu evliliklerden birini
Halide Edip’le (Adıvar) yapmış, ölümünden kısa bir süre önce
ayrılmıştı. Salih Zeki, önde gelen son dönem Osmanlı
matematik bilginlerindendi. İkdam, Darüşşafaka ve
İktisadiyat gazeteleri ile Darülfünun dergisine sayısız
katkıda bulundu. Dönemin ünlü bilginleriyle matematik ve fen
bilimleri konusunda yazılı tartışmalara girdi ve bu
konularda bir kısmı ders kitabı olmak üzere çok sayıda yapıt
verdi.
Yapıtları: Hendese (Geometri) [lise ders kitabı]; Hikmet-i
Tabiiye (Fizik) [lise ders kitabı]; Mebhas-ı Savt (Fonetik);
Mebhas-ı Elektrik-i Miknatisi (Elektro Magnetizma); Mebhas-ı
Hararet-i Harekiye (Termodinamik); Mebhas-ı Cazibeyi Umumiye
(Genel Çekim); Mebhas-ı Elektrikiyet ve Şariyet (Elektrik ve
Kılcallık); Hesab-ı İhtimali (İhtimaller Hesabı); Mebhas-ı
Hareket-i Seyalat (Akışkanların Hareketi); Hendese-i
Tahliliye (Analitik Geometri); Mebhas-ı Nazariye-i
Temevvücat (Dalga Teorisi); Heyet-i Riyaziye (Matematik
Astronomi); Kamus-u Riyaziyat (Matematik Ansiklopedisi);
Asar-ı Bakiye (Ölmez Eserler). Son iki yapıtın tamamı,
ayrıca Henri Poincare’den çevirdiği dört kitap
basılmamıştır.
www.matematikgeometri.com
Masatoşi Gündüz İkeda(1926-2003)

Cebirsel sayılara katkılarıyla tanınan Japon asıllı Türk
matematik bilgini. 1948′de Osaka Üniversitesi Matematik
Bölümü’nü bitirdi. 1953′te doktor, 1955′te de doçent
unvanlarını aldı. 1957-59 arasında Almanya’da Hamburg
Üniversitesi’nde Helmuth Hasse’nin yanında araştırmalar
yaptı. Hasse’nin önerisi üzerine 1960′ta Türkiye’ye gelerek
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde İstatistik dersleri
vermeye başladı. 1961′de aynı üniversitenin fen fakültesinde
yabancı uzmanlığa atandı. 1964′te Türk uyruğuna geçerek,
1965′te doçent, 1966′da profesör oldu. 1968′de Ege
Üniversitesi’nin izniyle bir yıl süreyle çalışmak üzere Orta
Doğu Teknik Üniversitesi’ne gitti. İzninin bitiminde Orta
Doğu Teknik Üniversitesi’nin sürekli kadrosuna girdi.
Çeşitli tarihlerde Hamburg, ABD’deki California ve
Ürdün’deki Yermuk üniversitelerinde konuk öğretim
üyesi,1976′da Princeton’daki Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde
araştırmacı olarak çalıştı. Türkiye Bilimsel ve Teknik
Araştırma Kurumu’nun (Tübitak) Temel Bilimler Araştırma
Kurumunda yer aldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Pür
Matematik Araştırma Ünitesi başkanlığı yaptı. Cebir ve
sayılar kuramına katkılarından dolayı 1979′da Tübitak Bilim
Ödülü’nü kazandı. Japonya’da bulunduğu dönemde halkalar
kuramı ve grupların matrisle gösterimi üzerine araştırmalar
yapan İkeda, 1970′lerde cebirsel sayılar kuramına yönelerek,
rasyonel sayılar cisminin salt Galois grubunun
otomorfizimleri ve tümelliği konularında önemli çalışmalar
gerçekleştirdi. Ünlü matematik dergisi Crelle’s Journal’da
yayımlanan bir çalışmasında Galois grubunun çok özel bir
yapıda olduğunu gösterdi. www.matematikgeometri.com
MOLLA LÜTFİ (? - 1495)
İ15. yüzyılda, Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıd
dönemlerinde yaşamış meşhur matematikçilerdendir. Sinan
Paşa’nın ve Ali Kuşçu’nun talebesi olmuş, Ali Kuşçu’dan
öğrendiği matematik bilgilerini Sinan Paşa’ya aktarmıştır.
Böylece Sinan Paşa, onun vasıtasıyla matematik öğrenmiştir.
Sinan Paşa’nın tavsiyesiyle, Fatih, Molla Lütfi’yi, özel
kütüphanesinin müdürlüğüne getirmiştir. Molla Lütfi, bu
sayede pek çok değerli kitaptan değişik bilimleri öğrenme
fırsatına sahip olmuştur. Sinan Paşa, Fatih tarafından
Sivrihisar’a sürülünce, Molla Lütfi de hocası ile birlikte
gitmiş, Sultan II. Beyazıd’ın tahta çıkmasının ardından
hocasıyla birlikte İstanbul’a dönmüştür. Önce Bursa’daki
Yıldırım Beyazıd Medresesi’nde, sonra Filibe’de ve Edirne’de
medrese hocalığı yapmıştır.
Molla Lütfi, çevresindeki devlet erkanına ve bilginlere
latife yaparak onları eleştirdiğinden, çoğu kimse tarafından
sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le bile iki arkadaş gibi
şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı kimselerin, dinsizlik
suçlamaları nedeniyle kovuşturmaya uğradı ve Sultan Beyazıd
döneminde idam edildi. Ölümü üzerine pek çok kimse yas
tutmuş, tarihler düşmüş ve şehit sayılmıştı.
Molla Lütfi’nin, çoğu Arapça olan eserleri 17. yüzyıla kadar
elden düşmemiştir. Taz’ifü’l-Mezbah (Sunak Taşının İki
Katının Bulunması Hakkında) adlı kitabı iki bölümden oluşur.
Birinci bölümde kare ve küp tarifleri, çizgilerin ve
yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri
konuları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise meşhur Delos
problemi incelenmiştir. Molla Lütfi’nin, bu problemi,
İzmir’li Theon’un eserinden öğrendiği anlaşılmaktadır.
İzmir’li Theon, İskenderiye kütüphanesinin müdürü
Eratosthenes’e atıfla, Delos adasında büyük bir veba salgını
çıkınca, ahalinin, Apollon rahibine müracaat ederek bu
salgının geçmesi için ne yapmak gerektiğini sorduklarında,
rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkarmalarını
tavsiye ettiğini, böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir
matematik problemi ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu
işi başaramıyınca, Platon’un yardımını isterler. Platon,
rahibin sunak taşına ihtiyacı olduğundan değil, Yunanlılara
matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söyleme
maksadında olduğunu bildirdikten sonra, problemlerin orta
orantı ile çözüleceğini ifade etmiştir. Molla Lütfi, işte bu
hikayeye dayanarak eserini yazmıştır. Kitabında, küpün
boyutlarının iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp
ilave etmek demek olmayıp, onu sekiz defa büyütmek demek
olduğunu açıklar. Molla Lütfi Mevzuatü’l Ulüm (Bilimlerin
Konuları) adlı eserinde de
www.matematikgeometri.com
SELMAN AKBULUT
Prof. Dr. Selman Akbulut, 1971 yılında California
Üniversitesi (Berkeley) Matematik Bölümü'nden mezun
olmuştur. Prof. Dr. Akbulut, 1975 yılında aynı üniversitede
doktora eğitimini tamamlayarak, 1976 yılında Wisconsin
Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak göreve başlamıştır.
1978 - 1980 yılları arasında Rutgens Üniversitesi'nde, 1980
- 1981 yıllarında Michigan State Üniversitesi'nde Yardımcı
Doçent; 1983 - 1986 yılları arasında aynı üniversitede
Doçent olarak çalışmalarda bulunan Prof. Dr. Akbulut 1986
yılında profesörlüğe yükselmiştir ve halen Michigan State
Üniversitesi'nde görev yapmaktadır.
Prof. Dr. Akbulut, 1975 - 1976, 1980 - 1981 yıllarında
Advanced Study Institute'da, 1982 - 1983 yıllarında Max -
Planck Enstitüsü ve 1984 - 1985 yıllarında California
Üniversitesi, Mathematical Sciences Research Institute'de
çalışmalarda bulunmuştur.
Prof. Dr. Akbulut, Türk Matematik Derneği, Amerikan
Matematik Derneği ve Doğa - Türk Matematik Dergisi Editörler
Kurulu'na üyedir.
Prof. Dr. Selman Akbulut'un Uluslararası Science Citation
Index'ce taranan hakemli dergilerde çıkmış 29 yayını vardır
ve bu yayınlara 1991 yılı sonu itibariyle 239 atıf
yapılmıştır
www.matematikgeometri.com.
HAREZMİ
Horasan bölgesinde bulunan harezm(bugünkü Türkmenistan'ın
Khiva )şehrinde dünyaya gelen Harezmi'nin tam adı Abdullah
bin Musa el-Harezmi'dir. Harezm'de temel eğitimimini alan
Harezmi gençlinin ilk yıllarında Bağdat'taki ileri bilim
atmosferinin varlığını öğrenir. İlmi konulara doyumsuz
denilebilecek seviyedeki bir aşkla bağlı olan Harezmi ilmi
konularda çalışma idealini gerçekleştirmek için Bağdat'a
gelir ve yerleşir. Devrinde bilginleri himayesi ile meşhur
olan abbasi halifesi Mem'un Harezmideki ilm kabliyetten
haberdar olunca onu kendisi tarafından Eski Mısır,
Mezopotamya, Grek ve Eski hint medeniyetlerine ait eserlerle
zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesinin idaresinde
görevlendirilir. Daha sonra da Bağdat Saray Kütüphanesindeki
yabancı eserlerin tercümesini yapmak amaıyla kurulan bir
tercüme akademisi olan Beyt'ül Hikme 'de görevlendirilir.
Böylece Harezmi Bağdat'ta inceleme ve araştırma yapabilmek
için gerekli bütün maddi ve manevi imkanlara kavuşur. Burada
hayata ait bütün endişelerden uzak olarak matematik ve
astronomi ile ilgiliaraştırmalarına başlar. Bağdat bilim
atmosferi içerisinde kısa zamanda üne kavuşan Harezmi Şam'da
bulunan Kasiyun Rasathanesin'de çalışan bilim heyetinde ve
yerkürenin bir derecelik meridyen yayı uzunluğunu ölçmek
için Sincar Ovasına giden bilim heyetinde bulunduğu gibi
Hint matematiğini incelemek için Afganistan üzerinden
Hindistana giden bilim heyetine başkanlık da etmiştir.
Harezmi 'nin latinceye çevrilen eserlerinden olan ve ikinci
dereceden bir bilinmeyenli ve iki bilinmeyenli denklem
sistemlerinin çözümlerini inceleyen El-Kitab 'ul Muhtasar fi
'l Hesab 'il cebri ve 'l Mukabele adlı eseri şu cümleyle
başlar : "Algoritmi şöyle diyor: Rabbimiz ve koruyucumuz
olan Allah 'a hamd ve senalar olsun" Eserleri:
Matematik İle İlgili Eserleri
1)El-Kitab'ul Muhtasar fi'l Hesab'il Cebri ve'l Mukabele
2) Kitab al-Muhtasar fil Hisab el-Hind
3) el-Mesahat
Astronomi İle İlgili Eserleri
1) Ziyc 'ul Harezmi
2)Kitab al-Amal bi 'l Usturlab
3)Kitab 'ul Ruhname
Coğrafya İle İlgili Eseri
Kitab surat al-arz
Tarih İle İlgili Eserleri
Kitab 'ul Tarih
www.matematikgeometri.com
ULUĞ BEY (1393 - 1449)

Türk matematikçilerinden birisi olan Uluğ Bey, Timur'un
erkek torunlarından hükümdar olanlardan birinin oğludur.
Asıl adı Mehmet'tir. Fakat o, daha çok Uluğ Bey adı ile ünlü
olmuştur. 1393 yılında Sultaniye kentinde doğmuştur.
Timur'un öldüğü sıralarda Uluğ Bey Semerkant'ta bulunuyordu.
Semerkant ve Maveraünnehir, Mirza Halil Sultan'ın saldırısı
ve işgali üzerine babasının yanına gitmek zorunda kalmıştır.
Babası buraları yeniden yönetimine alarak on altı yaşında
olan Uluğ Bey'e yönetimini bırakmıştır. Uluğ Bey, bu
tarihten sonra, hem hükümeti yönetmiş ve hem de öğrenimine
devam etmiştir.
Uluğ Bey, bilgin ve olgun bir padişahtı. Boş zamanını kitap
okumak ve bilginlerle ilmi konular üzerinde konuşmakla
geçirirdi. Tüm bilginleri yöresinde toplamıştı. Uluğ Bey,
dikkatlice okuduğu kitabı kelimesi kelimesine hatırında
tutacak kadar belleği vardı. Matematik ve astronomi
bilgileri oldukça ileri düzeydeydi. Bir söylentiye göre,
kendi falına bakarak, oğlu Abdüllatif tarafından
öldürüleceğini görmüş ve bunun üzerine oğlunu kendisinden
uzak tutmayı uygun görmüştür. Baba ile oğlu arasındaki bu
soğukluk, Uluğ Bey'in küçük oğluna karşı olan yakınlığı ile
daha da şiddetlenmiş ve sonunda Uluğ Bey'in korktuğu başına
gelmiştir.
Uluğ Bey, Semerkant'ta bir medrese ve bir de rasathane
yaptırmıştır. Kadı Zade bu medreseye başkanlık
etmiştir. Rasathane için yörede bulunan tüm mühendis, alim
ve ustaları Semerkant'a çağırmıştır. Kendisi için de bu
rasathanede bir oda yaptırarak tüm duvar ve tavanları gök
cisimlerinin manzaralarıyla ve resimleriyle süsletmişti.
Rasathanenin yapım ve rasat aletleri için hiç bir harcamadan
kaçınmamıştır. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler, ancak on
iki yılda bitirilebilmiştir.
Gözlemevinin yönetimini Kadı Zade ile Cemşid'e
vermiştir. Cemşid, gözlemlere başlandığı sırada ve Kadı Zade
de gözlemler bitmeden ölmüştür. Gözlemevinin tüm işleri o
zaman genç olan Ali Kuşçu'ya kalmıştır. Bu gözlem
üzerine Uluğ Bey, ünlü Zeycini düzenlemiş ve bitirmiştir.
Zeyç Kürkani veya Zeyç Cedit Sultani adı verilen bu eser,
birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser
olmuştur. Zeyç Kürkani bazı kimseler tarafından açıklanmış
ve Zeyç'in iki makalesi 1650 yılında Londra'da ilk olarak
basılmıştır. Avrupa dillerinin birçoğuna, çevrilmiştir. 1839
yılında cetvelleri Fransızca tercümeleriyle birlikte, asıl
eser de 1846 yılında aynen basılmıştır.
Zeyç Kürkani'nin asıl kopyalarından biri Irak ve İran
savaşlarından sonra Türkiye'ye getirilmiş ve halen Ayasofya
kütüphanesindedir. Bir hile ile oğlu Abdüllatif tarafından
1449 yılında öldürülmüştür.
www.matematikgeometri.com
AHMET FERGANİ
9. yüzyılın başlarında dünyaya geldiği kabul edilen ünlü
matematik ve astronomi bilgini Ahmet Ferganî, çağının bilim
ve kültür merkezlerinden olan Türkistan'ın Fergana
bölgesindendir. Bilim ve kültür tarihimizin birinci elden
kaynakları olan tezkireler (biyografik eserler)de doğum
tarihi ile ilgili bir bilgi bulunmamakla birlikte kendisi
gibi bir astronom olan babasının adının Muhammed, dedesinin
ise Kesir olduğu kayıtlıdır.
Ahmet Ferganî, ilk öğrenimini ünlü bilginlerin yetiştiği
Fergana'da yaptı ve büyük bir ihtimalle astronomi
konusundaki bilgilerini babasından aldı. Belli bir seviyeye
geldikten sonra da mevcut bilgilerine yeni bilgiler katmak
amacıyla da, çağının bilim, kültür ve aynı zamanda halifelik
merkezi olan Bağdat'a geldi. Ömrünün yarısına yakınını
burada geçiren Ferganî, kısa sürede matematik ve astronomi
konularındaki bilgisini Bağdat bilim çevresine kabul
ettirip, bilimin gelişmesine olan katkılarıyla bilim
tarihinde adlarından övgüyle bahsedilen Abbasi
halifelerinden Me'mun ve el-mütevekkil döneminin en ünlü
bilginleri arasına girdi
861 yılında halife el-Mütevekkil tarafından Nil ırmağı
kıyısında yapılan ölçüm işlerini yürütmesi için Mısır'a
gönderilen Ferganî'nin, bundan sonraki yaşamı
bilinmiyor.
www.matematikgeometri.com
|
ÜNLÜ KADIN
MATEMATİKÇİLER
(Özel hayatlarına çok yer verilmiş
daha iyi olabilirdi)
Tarihte büyük kadın matematikçiler de vardır.
Gericiler tarafından katledilen Hypatia, parlak
bilim merkezi İskenderiye'nin son ışığı sayılır.
Sonraki dönemlerde Sonja Kowalewsky, Sophie Germain,
Emmy Noether genç hanımlara örnek oluşturacak ünlü
matematikçilerden bazılarıdır.
17 Ağustos depreminde kitaplığımın üst rafındaki
biblolar ve Sonja Kawalewsky'nin orta boyda
büyütülmüş resmi yere düşmüştü; sadece onu yerine
koymuştum, ama 12 Kasım'da tekrar düştü, şimdilik
(!) eski yerinde duruyor.
1991'de İTÜ'den emekli olunca, Sonja Kowalewsky'nin
bu resmi benimle birlikte üniversitedeki odamdan
Ataköy'e dönmüştü. Birkaç hafta önce tanınmış bir
hanım yazar, gazetesinde beni yazmak istediğini
söylediğinde, telefonda kendisine, dünya matematik
tarihinde genç hanım matematikçilerimize örnek
olacak hanım matematikçilerin olduğunu söyledim.
"Ben onları bilemem, siz yazın!..." demişti. İki
depremde de Kowalewsky'nin adeta "Beni yaz.."
dercesine, geceleri çalıştığım koltuğun üzerine
düşmesi nedense bana cesaret verdi.
1945 yılında İTÜ'ye asistan olarak atandığım
günlerde, o zamanki kürsü başkanımız Ord. Prof. K.
Erim'in odasında birkaç öğrencinin sık girdiğini
görürdüm. Bunların; aslen İskoçyalı, sonradan ABD'ye
giden ve matematik eğitimini orada tamamladıktan
sonra Colombia, Harvard ve Cal. Inst. of Tech'de
dersler vermiş olan E.T. Bell'in Men of Mathematics
isimli matematik tarihi kitabını Türkçe'ye
çevirmeleri için Kerim Erim hoca tarafından seçilen
(1942-43 yıllarında), iyi dil bilen dört öğrenci
olduklarını öğrendim. O günlerin bu öğrencileri; İ.
İnönü'nün büyük oğlu Ömer İnönü, rahmetli Yük. Mimar
İsmail İşmen, İTÜ Makina Fakültesi'nden emekli Prof.
Zübeyir Demirgüç ve Yük. İnşaat Mühendisi Cüneyt
Akova idi.
Büyük Matematikçiler ismiyle Türkçe'ye iki cilt
halinde çevirdikleri bu kitabı asistanlığım
sırasında satın almıştım, şimdi kime verdiğimi
hatırlamıyorum ama, kitabın İngilizcesini sonradan
elde etmiştim. Sonja Kowalewsky'yi yazmaya karar
verdiğimde E.T. Bell'in Men of Mathematics'inden
başka Development of Mathematics adlı eserinden,
Moritz Cantor'un üç büyük ciltlik Vorlesungen über
Geschichte der Mathematik isimli şahane matematik
tarihi kitaplarından ve Sonja Kowalewsky'nin
hayatında önemli rol oynamış olan, yine hayran
olduğum büyük Alman matematikçisi Karl
Weierstrass'ın (1815-1897) anısı için Festchrift zur
Gedächtnisfeir für Karl Weierstrass adıyla Henrich
Behnke ve Klaus Kopferman tarafından derlenmiş
(1965) kalın kitaplarından yararlandım.
Sonja Kowalewsky derken, kadın matematikçiler Sophie
Germain, Emmy Noether ve hatta çok eskilere giderek
Hypatia söze geldi.
Yazımı bitirdikten sonra, bu kadar matematik
birikiminden ve pek de kötü sayılamayacak
İngilizce'mle Bell'in Men of Mathematics'inin bazı
yerlerinde yanlış yapmamak için zorlandım ve sonunda
1945'de öğrenci olarak tanıdığım, sonradan
arkadışımız olan Prof. Zübeyir Demirgüç'ten, bana
kitabın çevirisini göndermesini rica ettim. (1)
Unutulmaz Milli Eğitim Bakanı
Bu dört öğrencinin, kitabı nasıl çevirdiklerini
merak etmiştim. Çeviriyi okuduğumda birkaç yer
dışında, 1940'ların Türkçesiyle çeviriyi mükemmel
bulduğumu söyleyebilirim. Çevirmenlerin
özsözlerinde, Adnan Adıvar ve Sabri Esat Siyavuşgil
gibi önemli kişilerin gençlere çevirelirende yardım
ettiklerini gördüm. Zamanın Milli Eğitim Bakanı
Hasan Ali Yücel'in kitaba yazdığı (10 Temmuz 1945)
ön yazıdan birkaç satır aktarmadan edemeyeceğim:
"... Mantığı yalnız formel tarafıyla ve skolastik
bir görüşle anlayış Bacon'dan ve Descartes'tan
başlayan iki yönlü büyük felsefe hareketinden gereği
kadarınca haberdar olmayış, matematikçilerimizi
filozofik alanda emek vermeye çekmemiştir. Bizde
öyle bir zan hasıl olmuştur ki, matematik bilimleri
konusundaki soyutluk, matematiği hayattan soyup
çıkararak bir mücerret mahluk yapar. Halbuki hayat
bunun tam tersinedir. Matematikçi, hele büyük
matematikçiler, yalnız riyazi manasıyla değil,
hayati manasıyla da davası olan adamlardır. Bu dava,
tabiat ve tabiattaki türe muammasını çözmektir.
Onların en çetin hayat şartları içerisinde insan
düşünüşünün en ince, en karışık, en yüksek, hatta en
karanlık yerlerine çeken x'in kuvvetini duymadıkça
ne onların dize getirdikleri düşünüş yeniliğini, ne
de onların bu müthiş ruh hamlelerini anlayıp
kendimizde bulmaya imkan olamaz. Matematiği böyle
görmek ve matematikçiyi böyle anlamak, bilginin
temeli olan ve insan zekasının büyük buluşlarına
kaynaklık eden bu alanda o bilgiye intisabedenler
için ilk şarttır."
"Teknik Üniversitenin dört genci E. T. Bell'in Büyük
Matematikçiler kitabını çevirme teşebbüslerinden
beni ilk haberdar ettikleri zaman, yukarıdan beri
anlatmağa çalıştığım duyguda olduklarını görmekten
bahtiyar oldum. Düşüncenin ilk şartı yaşamak
olduğuna göre düşünenlerin hayatını bilmekteki
zaruret kadar faydayı kavramak, bana çok takdire
değer göründü... Hiç olmazsa yarım asır sonra
dünyanın herhangi bir köşesinde buna benzer bir
kitap yazıldığı zaman o kitabın içinde bizden de bir
kaç isim görmek, bu amaca ermeğe çalışanları
şimdiden tebrik etmek için bize kuvvet verici bir
ümit oluyor.."
İşte böyle yazmıştı, o unutulmaz milli eğitim
bakanı.
Sonja Kowalewsky'yi yazmağa koyulduktan sonra Sophie
Germain, hele Emmy Noether'den söz etmemek bu
matematikçi hanımlara haksızlık olacaktı.
Emekli olduğumdan beri, uzun yıllar süreyl verdiğim
matematik derslerinde en çok neyi anlattığımı
arasıra düşünürüm ve ön plana "Bolzano-Weierstrass"
teoremi çıkar (Bolzano İtalyan). Büyük matematikçi
Weierstrass'ı anlatmadan Kowalewsky'yi iyi hissetmek
mümkün olmayacak diye düşünüyorum. Bolzano-Weierstrass
Teoremi daha ilk sınıflardan başlayarak yüksek
lisans derslerine kadar, çeşitli uzaylarda
anlatılır, bu teorem "Her sonsuz, sınırlı kümenin en
az bir yığılma noktası vardır" der ve klasik
matematik analizin temel teoremlerinden biridir.
Eğer bu kümede bazı "düzenlilikler" varsa tek bir
yığılma noktası olur.
1950'li yıllarda Pariste, Henri Poincarré
Enstitüsü'nde bulunduğum sırada iki hanım
matematikçi dikkatimi çekmişti. Bunlardan biri
Jocatin Dubreuil idi; hem çok güzel, hem de çok iyi
matematikçi olduğunu söylerlerdi. Diğeri ise, başka
bir şehirde profesör olan iyi cebirci olduğu
söylenilen bir hanımdı; eşi de Henri Poincarre'de
hocaydı, hafta sonları gelir seminerlere katılırdı.
M. I. T.'de bulunduğum sırada bölümde benden başka
hanım matematikçi yoktu. Londra Üniversitesi'nin
Birkbeck Koleji'nde 1962-63 yıllarında İmperial
College ile ortak yapılan seminerleri yöneten İsrail
asıllı hanım matematikçinin de, bizim departmanda
topoloji profesörü olan yakışıklı eşini kuvvetli
matematikçi gücüyle etkilediğimi düşünürdüm.
1989 yılında Türk Matematik Derneği'nin "Ulusal
Matematik Sempozyumu" o yıl İzmir'de toplanmıştı.
Genel konuşmacı olarak İstanbul'dan çağırıldığım bu
sempozyumdaki konuşmamı bir gazete yayımlamış;
unuttuğum bu gazete kupürü geçenlerde, eski
dosyaları karıştırırken, elime geçti, orada
söylediklerimin bir kısmını gazete kupüründen
aktarıyorum: "... Bence matematik erkeklerden daha
çok kadınlara uygun bir daldır. Tüm bilim dalları
tutkuyu gerektirir, ayrıca matematik için sezgi de
zorunludur. Hem tutku, hem de sezgi kadınlarda
vardır, üstelik kadın matematikçiler daha yürekten
anlatıyorlar...".
Hasan Ali Yücel'in 1945'te yazdığı önsözden sonra 55
yıl geçti; onun 1945'in 50 yıl sonrası için,
dileklerini Türk hanım matematikçilere
tekrarlıyorum.
Sonja Kowalewsky'den önce Weierstrass'ı anlatmak
gerekecektir. 1637 ile 1687 arasındaki elli yıl,
modern matematiğin şekillenmesi olarak kabul edilir;
ilk tarih Descartes'in Géometrié'yi, ikinci tarih ie
Newton'un Principia'yı yayımladığı tarihtir.
Defansiyel hesap Newton ile aynı zamanda
(mektuplaşmalardan), hatta daha biçimsel olarak
Alman Leibniz ile başlıyor.
Bilimlerin kraliçesi matematik, matematikçilerin
prensi olarak da Gauss (1777-1855) anılır.
Matematikte Gauss ile başlayan kesinlikten sonra
süreklilik ve sonsuzun modern teorilerinin
yaratıcısı olan Weierstrass ile matematik analizin
parlak devri başlamıştır. Weierstrass'ın hayatı
boyunca mektuplaşmaları, kişisel ilişkileri, mesleki
ziyaretleri ve kendinden sonra gelecekleri
yetiştirdiği ünlü matematikçilerin listesi şaşılacak
derecede uzundur. Bunlar arasında büyük Alman
matematikçi Amandus Schwarz en önemlisidir. Bu
listede bir de hanım matematikçi gözükmektedir:
Sonja Kowalewsky. Weierstrass'ın, hiçbir noktasında
teğeti olmayan sürekli eğrisi örneğini öğrencilerime
heyecanla anlatırken, gittikçe sıklaşan bir goblen
işi gibi düşündüğüm bu eğrinin kurulmasındaki derin
sezgi gücünü hissederdim her defasında.
Weierstrass, 1875 yılında Almanya'nın Münster
kentine bağlı bir kasabada, Ostenfeld'de bir gümrük
memurunun oğlu olarak doğdu. Oldukça kültürlü olan
babası Münster'deki okulu parlak bir şekilde bitiren
oğlunun hukuk okumasında ısrar ederek, onu Bonn
Üniversitesi'ne gönderdi. Hukuk öğrenimi sırasında
bazı başarıları olmasına rağmen, dört sene sonra
diploma almadan, ısınamadığı bu eğitimden vazgeçerek
ailesinin yanına döndü. Matematiği ve Weierstrass'ı
seven bir aile dostu yardımıyla Munster Akademisi'ne
matematik öğrenimine gitti. Akademideki hocası
Guderman'la aralarında derin muhabbet ve çalışmalar
kendisine dünyanın en büyük analizcisi olma yolunu
açtı. 1856'da Berlin Üniversitesi'ne yardımcı
profesör ve sonra da akademiye seçilerek profesör
oldu. Bu hocalığı sırasında Sonja Kowalewsky
karşısına çıkacaktır.
|
|
|
|
Sonja Kowalewsky ( 1850 - 1891 )
(Özel hayatına çok yer verilmiş)

Güzel, hırslı ve başarılı...
15 Ocak 1850'de Moskova'da aristokrat bir ailenin
kızı olarak doğan Sonja Korvin Kroukowka, küçük
yaşından itibaren matematik çalışmaya başlamıştı.
Sonja'nın yurt dışında öğrenim görme arzusu onu
Almanya'nın Heidelberg Üniversitesi'ne götürdü. E.T.
Bell'e göre bu çok yetenekli genç kız, yalnız yeni
zamanların en yüksek kadın matematikçisi değil, aynı
zamanda kadının özellikle yüksek öğretimdeki
yeteneksizliği fikrine karşı, bağımsızlığa kavuşması
cerayanının önderi olmuştur.
1869 sonbaharında 19 yaşında göz kamaştırıcı bir
genç kız olan Sonja, Heidelberg'de Leo
Königsberger'in eliptik fonksiyonlar, Kirchoff ve
Heltmotz'in fizik derslerini izler. Weierstrass'ın
ilk öğrencilerinden olan Königsberger durmadan
Sonja'ya hocasını methediyordu. Sonja Weierstrass'ın
iliminden yararlanmak için onunla konuşmaya karar
verir. 1870'lerde evlenmemiş kız öğrencilerin durumu
bir bakıma anormal görüldüğünden, Sonja
dedikodulardan kaçınmak amacıyla "şeklen evlilik"
denilen bir anlaşma yaparak, Almanya'ya giderken
kocasını Rusya'da bırakır. Weierstrass'a başlangıçta
evli olduğunu söylemez. Weierstrass'ın öğrencisi
olmak arzusuyla Berlin'e gittiğinde Sonja yirmi
yaşında, canlı, kararlı ve çok ciddi idi. "Weierstrass
hiç evlenmemişti, ama güzel bir kadının ayağına
gelmesiyle sıvışıp gidecek kadar ürkek bir bekar
değildi." diyor Bell. Sonja aynı zamanda parlak bir
yazardı, bir genç kız olarak matematik ve edebiyat
kariyerini seçmekte uzun zaman tereddüt etti.
Sonradan dinlenmek için Rusya'ya döndüğünde, kendi
anıları üzerine yazdığı kitap İskandinav ülkelerinde
basılmıştır. Bunun yayınından sonra Rusya ve
İskandinavya'daki edebiyat kritikleri, Sonja'nın
stil ve düşünce bakımından en iyi yazarlara
eriştiğini söylemişlerdir.
Weierstrass elli yaşındaydı, matematiğe başladığı
sıralarda kendisine hocalık eden Gudermann'ın
yardımlarını unutmamıştı. Sonja, heyecanını saklamak
için -bir şey elde etmek istediği vakit "kimsenin
dayanamayacağı kadar fevkalade güzel gözlerini
Weierstrass'ın görmemesi için"- geniş kenarlı büyük
bir şapya giymişti. İlk görüşmelerinden itibaren
Sonja'nın ciddi çehresi, Weierstrass'da iyi bir etki
yaratmıştı; öğrencisinin matematikte yeteneğini
öğrenmek için Königsberger'e mektup yazarak, genç
kızın kişiliğinin gereken güveni verip vermediğini
sordu. Aldığı heyecanlı cevap üzerine, Weierstrass,
üniversite kurulundan, Sonja'nın derslerine kabul
edilmesi iznini elde etmeğe çalıştı. Yanıt, "kesin
red" olunca, boş vakitlerinden ona ayırarak
yetiştirmek istedi; ona her pazar, öğleden sonra
kendi evinde ders veriyor ve haftanın başka bir
gününde onun evine gidiyordu. İlk derslerden sonra
Sonja şapkasını çıkardı, 1870 sonbaharında başlayan
bu dersler, hemen hemen aralıksız olarak 1874
sonbaharına kadar sürdü, birbirlerini görmedikleri
zaman mektuplaşıyorlardı. 1891'de Sonja'nın
ölümünden sonra Weierstrass, çeşitli mektup ve büyük
olasılıkla biriken matematik notlarıyla birlikte,
Sonja'nın bütün yazdıklarını yaktı. Sonja son derece
dağınık bir kadındı, arkasında bıraktıklarının çoğu
parça parça, yahut cesaret kırıcı bir
düzensizlikteydi; halbuki Weierstrass ile hoş genç
dostu arasındaki mektuplaşma -bunun büyük bir kısmı
matematikle ilgili olduğu zaman bile- dostça hisleri
açıklar, ilmi bakımdan, bu mektuplardan çoğunun
büyük önemi olması muhtemeldi diyor Bell.
Sonja, Heidelberg'de iken, yine Rus asıllı bir kız
arkadaşı, Bunsen'in laboratuvarında kimya öğrenmeyi
çok istiyordu ama atlatılmıştı. Arkadaşı Sonja'nın
sert kimyacı üzerinde ikna kuvvetini denemesini
istedi.
Sonja şapkasız olarak Bunsen'a gider, onu arkadaşını
öğrencisi olarak kabul etmeye ikna eder ama, Sonja
gider gitmez Bunsen ne yaptığını farkeder. İlerde
Weierstrass'a "Bu kadın beni yeminimden caydırdı..."
diye yakınır. Weierstrass alıngan bir bekar olan
Bunsen'dan Sonja'nın tehlikeli bir kadın olduğunu
işittiğinde, Sonja'nın iki yıldan fazla bir zamandan
beri kendisinden özel dersler aldığını bilmeyen
dostunun endişesiyle çılgınca eğlenir. Bunsen
yıllardan beri yüksek sesle, hiçbir kadını,
özellikle hiçbir Rus kadınını laboratuvarının
mabedine almayacağını söylemekteymiş...
Weierstrass birgün Sonja'ya kendisinin önem verdiği
yayımlanmamış çalışmalarından birini gönderir.
Herhalde Sonja bu çalışmayı kaybetmiş olmalı ki,
Weierstrass'ın mektuplarından anlaşıldığı gibi,
hocası ne zaman bu meseleyi açmak istediyse, Sonja
bunu örtbas eder. Diğer taraftan Weierstrass'ın
yayınlanmamış diğer çalışmalarına büyük bir özenle
elinden gelen katkıyı yapar.
Sonja, 1874'te Göttingen'den "in absentia" (dışardan
gelen öğrenciler) diploması aldıktan sonra dinlenmek
üzere Rusya'ya döner. Aşırı çalışmalar ve
uğraşlardan çok yorulmuştur, ama ünü kendinden önce
memleketine ulaşmıştır bile. Weierstrass, bu
ayrıcalıklı öğrencisine uygun bir çalışma yeri
bulmak için bütün Avrupa ile haberleştiği sıralarda,
Sonja, St. Petersburg'daki kibar alemlerde,
havailikler içinde dinleniyordu; Weierstrass
uğraşmalarından bir sonuç alamayınca, o zamanki
akademik geleneğin tutuculuğundan tiksinir.
1875'de Sonja babasının ölümünü Weierstrass'a
bildirir, fakat Weierstrass'ın taziyetine bile cevap
vermeden, üç yıla yakın sesi sedası çıkmaz. 1878
Ağustos'unda Weierstrass göndereli çok ulduğu için
tarihini hatırlayamadığı bu mektubunu alıp
almadığını Sonja'ya sorar: "Mektubumu almadınız mı?
Acaba bana -sizin dediğiniz gibi- en iyi dostunuza,
serbestçe güvenmenize acaba bir engel mi var? Bunu
bana yalnız siz açıklayabilirsiniz..." Weierstrass,
aynı mektubunda onun matematiği bıraktığı
dedikodularını yalanlamasını rica eder.
Weierstrass'ı ziyarete giden Rus matematikçisi
Tchebicheff, onu bulamayınca Brichhardt'la görüşür
ve Sonja'nın sosyete alemine daldığını söyler.
Sonja Weierstrass'ın mektubuna, onun bedbaht ve
hasta olduğunu bildiği halde cevap vermemişti.
Kadınlığının matematik emellerine üstün çıktığı bu
günlerde kocasıyla mutlu yaşamaktaydı. Weierstrass'a
sonunda verdiği cevap ise aldatıcı idi. O, eşsiz
dehasını anlatmakla bitiremeyen amatör sanatçılar,
gazeteciler ve edebiyatçıların adeta bir mabudesi
olmuştu o zamanlar. Şayet normal bir hayat
sürebilseydi kendi kafasına şekil veren adamı
küçümsemek durumuna düşmeyecekti diye yazıyor Bell.
1878 yılında Sonja'nın bir kızı olur. Bu doğumla
gelen dinlenme, onun zayıflamış matematik ilgisini
yeniden uyandırır ve Weierstrass'a bir konu üzerine
danışmak için mektup yazar. Weierstrass o konudaki
yayınları araştırcağını bildirir. Sonja'nın kendisi
bu kadar uzun zaman ihmal etmiş olmasına rağmen,
Weierstrass ona her zaman yardıma hazırdı. 1880
yılının Ekim ayında Sonja'ya yazdığı bir mektubunda
söylediği gibi, yegane esef ettiği nokta, Sonja'nın
uzun suskunluğunun kendisini onun yardımına koşmak
fırsatından yoksun bırakmasıydı. "Fakat geçmiş
üstünde durmayı sevmem, geleceğe bakalım" diye
eklemişti.
Birtakım sıkıntılar Sonja'yı uyandırdı; o
matematikçi olarak doğmuştu ve bir ördeğin sudan
vazgeçemeyeceği kadar o da matematikten
vazgeçemezdi.
1880 Ekiminde Sonja (otuz yaşında idi) bir şey
danışmak için Weierstrass'a yazdı ve cevabını
beklemeden Moskova'dan Berlin'e geldi. Sonja
sarsılmış bir halde beklenmedik bir zamanda
gözükünce, Weierstrass ona bütün gününü verdi.
Herhalde Sonja'yı iyice paylamış olmalı ki, Sonja
Moskova'ya döndüğü zaman, kendini öyle bir heyecanla
matematiğe verdi ki, ne eğlence düşkünü dostları, ne
de budala tufeyliler onu tanıyabildiler. Sonja
Weierstrass'ın önerisi üzerine "kristal bir ortamda
ışığın yayılması problemi"ni ele aldı.
1882'deki yazışmaları öncekilere göre iki farklılık
gösterir: Bir kısmı tamamen matematiğe aittir, diğer
kısmı ise Sonja ile kocasının -bilhassa Bay
Kowalewsky karısının zihinsel yeteneklerini
gerektiği kadar takdir etmediğinden- birbiri için
yaratılmış olmadıklarına aittir.
Kocasının 1883 Mart'ında ani ölümüyle Sonja'nın aile
problemleri biter. Kendisi Paris'te, kocası
Moskova'da idi o sıralarda. Kocasının ölümü büyük
bir yıkım olur, beş gün kendisini kaybederek yemek
bile yemeden odasına kapanır, ama altıncı günde
kendine gelip, kağıt-kalem isteyerek, matematik
formüllerine dalar. Sonbaharda tamamen iyileşerek,
Odesa'da toplanan bilimsel bir kongreye katılır.
İsveçli matematikçi Mittag-Leffler sayesinde 1884
sonbaharında, 1889'da ömür boyu profesör olmak üzere
Stockholm Üniversitesi'ne atanır.
Weierstrass'ın, son zamanlarında duyduğu en büyük
sevinci, en kıymetli öğrencisinin meziyetlerinin
tanınmış olmasıdır.
Sonja 1888 Noel arifesinde; bir katı cismin sabit
bir nokta etrafındaki dönmesini açıklayan
araştırmasıyla Fransız İlimler Akademis'nin Bordin
Ödülü'nü kazandı. Jüriye göre araştırmasının o kadar
ayrıcalıklı bir değeri vardı ki, ödülün miktarı önce
bildirilen 3000 franktan 5000 franga yükseltildi. Bu
başarı üzerine Weierstrass'ın mutluluğuna diyecek
yoktur. "Başarınızın beni ve kızkardeşimi ve
buradaki bütün dostlarınızı ne kadar mutlu ettiğini
söylememe gerek yoktur. Özellikle ben, gerçek bir
mutluluk duydum, bu işten anlayanlar, benim sadık
öğrencimin 'benim zayıf tarafımın' başıboş bir kukla
olmadığı kararını ilan ettiler."
Sonja Satürn'ün halkası teoremi ile de uğraştı.
Matematik fizikte, ikinci mertebeden kısmi türevli
diferansiyel denklemler üzerindeki yayınlarıyla ünlü
Fransız matematikçileri Darboux ve Hadamard'la Sonja
Kowalewsky ismi de yer almaktadır.
Bu büyük ödülden iki yıl sonra kısa süren bir
hastalığın ardından 10 Şubat 1891'de Stockholm'de
öldü. Weierstrass ise altı yıl sonra 1897'de öldü.
|
|
|
Sophie Germain (1776-1831)

Matematik dünyasına girebilmek için erkek ismi...
Sonja Kowalewsky'den önce yaşamış Fransız hanım
matematikçisi Sophie Germain'i anlatmak için,
Kowalewsky'nin hocası Weierstrass'dan söz ettiğimiz
gibi, bu defa bilimlerin kraliçesi matematiğin
prensi Gauss'dan söz etmek gerekiyor. Almanya'nın
Braunschweig şehrinde 1777'de fakir bir ailenin oğlu
olarak dünyaya gelen Gauss, çocukluk çağında
parlayarak, genç yaşlarında metamatiğe kesinlik
getirme ve yeni devir açma mertebesine erişir. O
çağlardaki hocalarının ve onlar vasıtasıyla
Braunshweig Dükü Ferdinand'ın destekleriyle büyük
çalışmalar yapmak imkanını buldu. Esas konumuz Gauss
olmadığı için onun için söylenmesi gereken güzel
sözleri bir tarafa bırakarak; sadece şaheseri
Disquisitiones Arithmatica'yı zikredelim.
Gauss, araştırmaları için kendisine danışanlarla
yazışmalarında, bilimsel ilişkilerinde çok yürekli
davranırdı. Hiç görüşmemelerine rağmen, Sophie
Germain'e bilimsel olarak gösterdiği ilgi, o
devirdeki bir adam, üstelik bir Alman için eşine az
rastgelinir bir olaydır diyor E. Bell.
Fransız matematikçisi Sophie Germain (1776-1831)
Gauss'dan bir yaş büyüktür. Disquistiones
Arithmetica'ya hayran olup, bundan ilham alan Sophie
Germain, aritmetik üzerine bazı çalışmalarını
Gauss'a mektupla göndermiş, fakat Gauss'un bir kadın
matematikçiye olumsuz bir kanısı olabileceğinden
çekinerek mektuplarında bir erkek adını, M.
Leblanc'ı kullanmıştı. Gauss, bu mektupları derin
takdir besleyerek mükemmel Fransızcası ile
yanıtlıyordu.
Fransızlar Hannover'i işgal ettiklerinde, Germain,
Gauss'a yardım etmek amacıyla M. Leblanc maskesini
kaldırmak zorunda kalır. 30 Nisan 1807 tarihli
mektubunda Gauss, Sophie'nin kendisi için Fransız
Generali Petnety'ye gitmesine teşekkür ediyor ve
savaştan acı acı yakınıyor, aynı zamanda
eserlerinden dolayı Sophie'ye takdirlerini
bildiriyor ve kendisinin sayılar teorisine olan
derin merakını anlatıyordu. İşti Gauss'u en cana
yakın bir şekilde gösteren bu mektuptan bir parça:
"... Mektuplaştığım M. Leblanc'ın -hiç tahayyül
edemeyeceğim bazı şeyler hakkında bu mükemmel örneği
vererek- birdenbire şu ünlü kişiliğe (Sophie Germain)
dönüşmesini görmekle duyduğum hayreti size nasıl
açıklayabilirim. Genellikle soyut bilimlere ve
özellikle sayıların bütün gizemine karşı duyulan bu
zevk pek ender olmakla beraber şaşılacak bir şey
değildir. Bu bilimin sihirli çekiciliği, ancak onun
derinliklerine kadar inmek cesaretini gösteren
kimselere kendini gösterer. Fakat bir kadın çetin
araştırmalara girişince örflerimize ve
düşüncelerimize göre erkeklerin karşısına çıkan
güçlüklerden çok daha fazlasıyla karşılaşırsa, buna
karşın önüne çıkan engelleri aşmaya ve en karanlık
noktalara kadar sokulabilmeyi başarırsa bu kadında
hiç şüphe yok ki, en asil bir cesaret, tamamıyla
olağanüstü bir kabiliyet ve yüksek bir dehanın
olduğu kanısına varmalıyız. Gerçekten, yaşamımda
bana o kadar neşe ve zevk vermiş olan bilimin bu
çekiciliğinin olduğu kadar, bilime onur vererek
gösterdiğiniz ilginin imkansız hülyalar olmadığını
hiçbir şey bu kadar çekici şüpheye meydan vermeyen
bir şekilde kanıtlayamazdı". Gauss matematik
sorunları üzerinde tartışarak devam ediyor metubuna.
Bu mektubun üst tarafına yazılan şu birkaç sözcük,
üzerinde durulmaya değer. "bronsvic (Braunschweig),
ce 30 Avril 1804 Jour de manaissance" (bu 30 Nisan
benim doğum günüm).
Gauss'un arkadaşı Olbears'e 21 Temmuz 1807'de
yazdığı bir mektup, genç kadına yapılan övgülerin
sırf bir nezaketten ibaret olmadığını
göstermektedir. "Langrange astronomi ve yüksek
matematikle ilgileniyor, hangi asal sayılar için
2'nin kübik veya kuadratik bir rezidü (kalan) olduğu
üzerine bir süre önce göndermiş olduğum iki deneme
teoremini kanıtlanacak en güzel ve en zor
teoremlerden ikisi olarak düşünmektedir; halbuki
Sophie Germain bunun kanıtlarını bana gönderdi, bu
kanıtların bir değeri olduğunu sanırım..."
Göttingen Üniversitesi Gauss'un Sophie için teklif
ettiği fahri doktor ünvanını vermeye vakit bulamadan
Sophie Paris'te öldü. Yine oldukça genç yaşta ölen
bu Fransız hanım matematikçinin fizikten, analize ve
soyut matematiğe geçişteki önemli katkılarını
matematik tarihi yazmaktadır.
Bell, "Sophie matematikle uğraşan kadınlara kader
tarafından verilen uğurlu bir isimdir, yeter ki
hayatlarında geniş fikirli hocalara rastlamış
olsunlar..." diyor. Kader beni de Türkiye'nin en
büyük matematikçisi Cahit Arf'ın öğrencisi yaptı,
keşke bu temenni için S harfi yetmiş olsaydı diye
düşünüyorum...
|
|
|
Emmy Noether: (1882-1935)
Büyük cebirci
Sonja Kowalewsky'den 30 yıl sonra doğan Emmy
Noether'in modern soyut bilime katkılarını anlatmak
için daha bilimsel bir yazı çerçevesi gerekir.
Üniversite öğrenciliğim sırasında, rahmetli hocam
Cahit Arf'ın cebir ve ileri sayılır teorisi
derslerinde Noether ismini çok duymuştum, ama
kendisinin bir büyük hanım matematikçi olduğunu
sonradan farkettim; soyadının önündeki harflere
dikkat etmemişim herhalde... Çünkü babası Max
Noether (1844-1921) Almanya'da yaşamış, cebirsel
fonksiyonlar teorisi, cebirsel geometride sayısız
teoremleri ile tanınmış bir matemakçidir.
Erlangen'de doğan kızı Emmy, önce Göttingen'de
profesör olmuş, modern cebire önemli katkılarda
bulunarak sayısız öğrenciler yetiştirmiştir.
Topoloji ve ideal teorileri ve Galois teorisinin
modern takdimi üzerindeki araştırmaları ile adını
dünyaya duyurmuştur. 1933'de Yahudi olduğu için
Alman Nazizmi'nden kaçmak zorunda kalarak, ABD'ye
göç etmiştir. Yine orada önemli bir kolej olan Bryn
Mawr College'de profesörlüğe başlamıştır. O da,
oldukça genç ölmüştür. Daha uzun yaşasaydı matematik
çok şeyler kazanacaktı.
Alman matematikçisi Landau'a göre Emmy, N. ailesinin
başlangıç (orijin) noktasıdır.
Bir hanımın yaşıtı erkekleri aşarak matematiğe büyük
katkılar sağlamasının, matematiği seven hanımlara
cesaret vermesini, örnek olmasını dilerim hep.
|
|
|
Hypat ia (M.S. 370-415) :İlk Kadın matematikçi

Aydınlığın son ışığı
Şimdi, epey gerilere giderek İskenderiyeli astronom
ve matematikçi Theon'un kızı Hypatia'yı anlatalım.
Bilimi ve zerafeti ile olduğu kadar güzelliği ile de
ünlü olan bu filozof ve matematikçi Grek hanım
Atina'da eğitimini tamamladıktan sonra
İskenderiye'ye yerleşmiş ve orada bir okul açmıştır.
Zamanında yaşayanlarca filozof İsidorus'un karısı
olduğu söylenmişse de, bunda bir yanılgı olduğu
sanılmaktadır; çünkü güvenilir yazarlara göre
Hypatia hiç evlenmemiştir. Babasından aldığı sağlam
fikir yapısı ile kendisini Platon'un izinde buldu ve
İskenderiye'de Platon, Aristo ve Suda gibi diğer
filozoflar üzerine halka açık dersler verdi. En
önemli öğrencisi Synesios'dur. Sonradan büyük
filozof olan bu öğrencisi ona hayranlığını ve ilmine
duyduğu takdirlerini bildiren pek çok mektup
yazmıştır. Bu mektuplar felsefe tarihi kitaplarında
bugüne kadar gelmiştir. Buna karşın Damaskios ve
onun hocası İsodoros, Hypatia için filozof olarak
büyük takdirlerini söylerken İskenderiye'deki Platon
geleneğinin etkisi altında kalmayıp, kendi kararını
verseydi geometride daha ileri olurdu fikrini ileri
sürmüşlerdir. Sinosios ve Herakles'in yetişmelerinde
öğretmenleri Hypatia'nın üstün gayreti teşekkürle
anlatılmaktadır.
Hypatia çeşitli bilim dallarında çalışmıştı;
yaratıcı olmaktan çok bir eleştirmen ve yorumcu (commentator)
idi. Astronomik tablolar, Appolonius konik kesitleri
ve Diophant üzerine yorumları vardır.
Hypatia'nın en parlak zamanı Arkadius'un
hükümranlığı dönemine, 415'deki trajik ölümü de
Arkadius'un halefi devrine rastlar.
Hypatia'nın İskenderiye'de yeni Platonculuğu
yansıtan felsefesi, yaklaşımı bakımından Atina
okuluna göre daha araştırmacı ve bilimsel
nitelikteydi, ayrıca Atina okulu kadar mistik
eğilimler taşımıyordu.
MÖ 3. yüzyıldan başlayarak altıyüz yıllık bir süre
boyunca insanların İskenderiye'de başlattığı
düşünsel ortamdan sonraki baskı, öğrenmekten korku
bütün izleri yok etmiştir. Hıristiyanlıktan sonra
filozoflar takımı Roma hükümdarının himayesinde
olmaya devam ettiler ve yeni eğitim hiçbir şekilde
yığınlara mal edilmedi. Hükümdar Julyana
Apostata'nın onlara verdiği koruma, ölümünden on yıl
sonra da devam etti. Hypatia o dönemde ilk
Hıristiyanlarca büyük ölçüde putperestlikle
özleştirilen öğrenim ve bilimi simgeliyordu. Bu
nedenle İskenderiye'de Hıristiyanlar ve Hıristiyan
olmayanlar arasındaki gerginlik ve çatışmaların öne
çıkan ismi olarak görülüyordu. Eski aydınlanmanın
temsilcisi olan Hypatia, Pitolemais şehrinin
putperest valisi Orestes'in himayesine sığınır,
Rahip Cyrillos'un İskendiriye'ye Başpiskopos
olmasından sonra gerginlikler daha artar ve onun
yandaşlarının oluşturduğu bir kitle tarafından
sokakta araba altında linç edilir.
Önceleri Makedonyalılar, sonra Romalı askerler,
Mısırlı rahipler, Yunan aristokratları, Fenikeli
denizciler, Yahudi tacirler, Hindistan ve Güney
Sahra'dan gelen ziyaretçiler İskenderiye'nin parlak
döneminde büyük bir uyum içinde yaşamışlardı. Büyük
İskender'in kurduğu bu şehrin muhteşem bir
kütüphanesi ve buna bağlı bir müzesi vardı. Bilim ve
düşünce ürünleri burada çiçek açmıştı; pek çok bilim
adamının yanında İskenderiyeli Theon ve kızı Hypatia
da bu kütüphaneye devam edenler arasındaydı. Bu
kütüphane de fanatikler tarafından yakılmıştır.
|
|
|
Kaynak:
BİLİM ve ÜTOPYA Haziran 2000 Sayı 72
Prof. Dr. Selma Soysal
(Emekli Matematik Profesörü) |
| |
|
|
www.matematikgeometri.com
|